Yansıma – Yusuf Alp

Uzak köşede dosyaları toplayan adamın yüzüne uzun uzun baktı. Dosyaları teslim ettiği müdürün gözlerine kaydı bakışları, yanından geçen stajyer mimar kızın dişlerine, hızla yürüyen patronun pürüzsüz cildine, otuzlarının sonundaki pazarlamacının memelerine…

Bulantı…

Baş dönmesi…

Zorakî bir gülümseme.

Ayaklarını uzatıp, sırtını rahat koltuğunun arkasına dayadı. Boğulması gerekiyor da boğulmuyormuşçasına. Ölemeyen, ciğeri parçalanan Promete gibi. Üstelik ateşi çalmayı düşünen hiç olmamıştı.

Ayaklarını toplayıp, yeri tabanında duymak istedi. Eklemlerine yolladı gücünü. Ellerini masaya dayadı; poposuyla koltuğu geri attı, dikildi. Vücudunun geri kalanına yolladığı gücünden bıraktığıyla, kafasını ancak birkaç santim kaldırabildi. Boynu kasılı ve eğik, salına salına, iki birayı bir anda dikmiş ama sarhoş da olmamış gibi yürüdü.

Koridoru geçip asansöre attı kendini. 3 kat aşağıda firar etti 54 saniyelik hükmünden. Trabzanlara tutunup bir kat daha indi. Yüzlerce kez adımladığı koridoru son kez geçti. Hayatının en zor kulvarını; kısa mesafe maratonunu bitirip iki avcuyla ittiği kapıdan geçerek aynı avuçları lavabonun mermerine dayadı. Son gücüyle kafasını kaldırdı. Aynaya baktı.

Kendine baktı Ömer Faruk.

Bulantı…

Baş dönmesi….

Hüzün.

* * *

Ömer ve Faruk, 2024 Nisanı’nda Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi’nde doğdu. İki bebeğin de bütün değerleri ve kilosu tam olması gerektiği gibiydi. Tek yumurta ikizlerinden önce Faruk doğmuş, 52 dakika sonra da Ömer doğmuştu. Ama arada karıştıkları için ailesi önce doğana Ömer adını koyacakken, Faruk koymuş oldu. Tabii bunu ne Ömer ne Faruk ne de ebeveynleri hiç öğrenemedi.

Çocukluğunu atlatıp ergenliklerine doğru geçerken, gerçekten tanıştılar. Tanıştı demek daha yerinde.

Anlatıyorum.

Muhafazakâr bir aile olan ebeveynler çocuklarına anca 2035’e gelinip kavurucu sıcaklara karşı bir dönem çevrimiçi eğitime geçilince bilgisayar aldı. -Çinli bilimciler o yaza tavşan sıcakları dediler-.

Çocuklar birbiriyle çok az konuşuyordu, ama kavga ettiklerini gören olmamıştı. Biri saatlerce bilgisayar sırasını devretmese bile diğeri ses etmiyordu. Çok meraklı iki çocuktu onlar. Oyun oynadıklarını ebeveynleri dahil kimse görmedi. Arama motorunda popüler bilim sitelerinin kayıtları birikiyordu.

Ebeveynler arama geçmişini her kontrol ettiğinde memnun kalkıyordu. Heveslerini ve motivasyonlarını yüksek tutmak için çocuklarla araştırdıkları konular üzerine sohbet etmeye başladılar. İkisi de hevesle aynı şeyleri anlatıyorlardı. Ailelerini bu kadar geç bilgisayar aldıkları için pişman ettiler.

Bir akşam yemeğinde baba gene de endişelenip Ömer’i uyardı. “Oğlum” dedi. Ve ekran başında fazla kalıp gözlerini bozmamasını istedi. Anne “yok” dedi. Bazan Ömer’in bazan da Faruk’un fazla kaldığını ama çocuklarla konuştuktan sonra sırayla yeteri kadar oturduklarını söyledi.

Baba, 11 yaşında çocuğun bu kadar şeyi bu kadarcık sürede öğrenemeyeceğini, Ömer’e dikkat etmelerinin iyi olacağını söyledi. Bir süre daha dikkatli gözlemledikten sonra bir sorun görmediler. “Herhalde” dediler. Çocukların araştırdıklarını birbirine anlattıklarını düşünüp endişelerini giderdiler.

Ama gel gelelim bir pazar sabahı çocuklar York’ta gerçekleşen bir ölü doğumun haberini okudular. Haberdeki tek yumurta ikizi bebeklerin yeterli sayıda organı yoktu. Birinde akciğer varken, diğerinde karaciğer; birinde kalp varken diğerinde mide, ikisinde birer böbrek ve birer beyin lobu bulunuyordu.

Adeta bir bedenin organlarını üleşmişlerdi.

O zaman Ömer ve Faruk’un Ömer-Faruk olduğunu keşfettiler. Ömer-Faruk yıllarca hissetmesine rağmen bunun ne demek olduğunu algılayamıyordu. Okuduğu haber, hissettiğini gözlerinin önüne sermişti.

Çocuk kendisini keşfetti. İki bedene sahip tek bir insandı o. Birbirinden çok uzak mekânları ve hatta birbirinden farklı zaman akışlarını deneyimleyebilen biri.

* * *

Var olmamış ve belki hiç var olmayacak bir insan olarak dünyaya gelmişti. Mükemmeldi. İki bedenini saatlerce karşılıklı oturtup dört gözünden kendisini seyretmeye başladı. Kendine baktı, sesini duydu, dokundu.

Bu saatler çok artınca ailesi durumu sordu. Çocuklarının anlattıklarını, doktora iletip muayene ettirdiler. İki kafatasında ayrı ayrı birer beyin lobu görülünce anomalinin tespiti yapılmıştı.

Aile anlamaya çalışırken oğlan durumun tadını çıkardı.

Arasındaki bağ güçlendi, kendisinin ilk sevgilisi oldu. Bulutların üstünde yaşadı bir süre. Sonra her ilişki gibi kavgalar başladı. Hiddetli bir anda canavar dedi kendine. Kavgaları büyüdü ayrıldılar. Terk edilen kendiyle bütün iletişimini kopardı.

İlk gençliği boyunca içine kapandı. Sadece ötekiyle konuştu. Hezeyanla kaçtı bütün düşünce anlarından. Düşündüğünü kendisi duyuyordu. Küstüğü kendisi.

* * *

Ömer-Faruk’un daha verimli organları bir bedende toplandı ve beyin lobları da aynı kafatasına nakledildi.

Bir süre gücü ve güzelliğiyle oyalanmıştı. Sonra kendi kusurlarını görmeye başlamıştı.

Kusursuzu aradı. Yapay göz üretimi ve yüz naklinin ilk dönemlerinde yaşıyordu. İki güzel yüz, fazladan uzuv ve organların karşılığında, tek ve kusursuz bir beden ve yüz istedi. Bir bedende toplamak istedi güç ve güzelliğini. Ve kusursuz olanı buldu.

Pürüzsüz bir cilt, simsiyah gözler, parlak koyu kumral siyaha çalan saçlar, kemikli bir çene, dolgun ve yumuşak dudaklar, biçimli bacaklar, sert ve düz karnıyla bir yarı tanrı.

* * *

Bulantı…

Baş dönmesi…

Panik.

Aynadaki yabancıya öfkelendi. Avuçlarını soğuk mermerden çekip, foşur foşur akan suyun altına bıraktı. Ellerini yıkamaya başladı. Musluğun ayarını kaynar derecede suya çevirdi. Ellerini tersine çevirip baktı, temizlemeye çalıştı. En soğuğa çevirip dakikalarca altında tuttu. Çatlayacaktı derisi.

Avcunu yüzüne götürdü, dokundu. Yüzünün her yerini kaydetti avuç içinden hafızasına ve aynayı tek yumrukta parçaladı. Bu yüzü bir daha görmemeye yemin etti. Göz kapaklarını kapattı; baş parmaklarıyla göz yuvarlaklarına baskı yaptı. Bu hareket tansiyonunu düşürüyordu.

Baldırlarına güç geldi. Vahşi bir hayvan gibi tek hamlede kapıyı itti. Kendini binanın dışına atıp ilk taksiye bindi. Sadece “Surp Pırgiç’e” diyebildi. Şapele gidip bir sandalyeye oturdu. Gözünü kapatıp dakikalarca bekledi.

* * *

Bulantı…

Baş dönmesi…

Atak.

Erkek kusursuzluğun olabilecek en büyük kusur olduğunu görmüştü. Herkesin ilk aklına gelenin pürüzsüz bir cilt olduğunu… Kendisinin artık eşsiz değil, güzel imgesinin herhangi bir görünümü olduğunu…

Ömer Faruk’la ilgili anlatabileceğim son şey kendi yüzünü geri istediği. Yüzünün bir kopyasının nakledilmesini reddettiği, hayatî tehlikeye rağmen kendi yüzü ve gözlerinin naklini istediği, bunun sorumluluğunu aldığı ve hastaneye herhangi bir durumda dava açmayacağı…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here