Toplumsallaşan ergen tutumlar, melankoli ve erişkinliğin sınıfsallığı

“Bu ikisi, ayrılacaklarına pek de üzülmüyormuş gibi görünüyorlar. Eğer Wendy ayrılığı umursamıyorsa, Peter kendisinin de umursamadığını gösterecekti Wendy’ye.

Aslında umursuyordu tabii Peter. Her zamanki gibi her şeyi berbat eden yetişkinlere öyle bir öfke duydu ki, ağacına girer girmez her saniyede yaklaşık beş olmak üzere, hızlı hızlı solumaya başladı. Bunu bilerek yapıyordu; nedeni de, Düşler Ülkesi’nde şöyle bir özdeyiş olmasıydı: Her soluk alışınızda bir yetişkin can verir. Peter da intikam alırcasına, yetişkinlerin kökünü kazımaya çalışıyordu.”[1]

Her şeyi berbat eden yetişkinlere karşı büyümek istemeyen bir çocuk, bir ebedi ergen; J. M. Barrie’nin Peter Pan romanının baş kahramanı. Çocukluğunun ve kayıplarının yasından kaçınan, çareyi büyümenin yasak olduğu Düşler Ülkesi’ne kaçmakta arayan, adeta düşlemlerine sığınan bir yaslı ergen; Peter Pan. Tıpkı yukarıdaki sahnede olduğu gibi ayrılıklardan ve dahası ayrılığa dair hislerinden kaçmaya çalışan bir daimi ergen…

Ergenlik; aslında bir yas sürecidir, bir kopuş, bir ayrılıktır, büyük bir dönüşümdür; sonu belirsiz ve kaygı verici bir dönüşüm. Çocuk olmanın tüm ayrıcalıklarının terk edildiği, bedensel dönüşümlerin ruhsallığı çocukluktan kopuşa zorladığı bir kayıp sürecidir. Ergenlikte kaybedilen, çocukluk bedenidir, çift cinselliktir, erişkin bir bedene geçiş süreciyle artan bastırmayla birlikte kaybedilen ödipal nesnelerdir, artık çocuksu nesneler yitirilecek ve dışarıda yeni arzu nesneleri aranacaktır. Çocukluktan erişkinliğe geçişin yolu, ne yazık ki ayrılıktan geçmektedir.

Peter’in aksine tüm çocuklar büyümek istemektedir; çünkü büyüdüklerinde ebeveynlerinin baskısı olmadan istediklerini yapabileceklerini düşünürler, adeta büyüdüklerinde haz ilkesinin egemenliğinde yaşayacaklardır. Ancak bu düşlemin hayalkırıklığıyla sonuçlanması uzun sürmez; çünkü büyümekle birlikte gerçekliğin soğuğu yüze çarpacak ve haz ilkesi yerini gerçeklik ilkesine bırakacaktır. Dolayısıyla erişkinlik, haz ilkesinden gerçekliğe geçiştir. Belki de bu ergenliğin, dayanılması en güç yaslarından biridir. Adeta düşlemlerin yitimi gibidir. Çocuksu hayallerimizin yitimidir. Çünkü bir yanıyla doğrudur, hele ki sınıflı bir toplumda büyümek; kaybetmek, kaybettiklerinin acısını çekmek, vazgeçmek ve en sonunda unutmaktır. Belki düşlerini dahi unutmak…

Bu yönüyle Peter Pan, büyümeyi kendine ve kendisi gibi ihmal edilmiş diğer çocuklara yasaklayarak Düşler Ülkesi’ne kaçmakta haklı görünmektedir. Ancak yastan kaçsa bile kaybettiklerinin -dahası terk ettiklerinin- acısından kaçamamıştır. Freud’un “Yas ve Melankoli” isimli makalesinde tarif ettiği şekliyle “yas, her zaman sevilen bir insanın ya da ülke, özgürlük, ülkü vb. gibi insanın yerini almış olan bir soyut kavramın kaybına tepkidir.[2] Ancak melankolide, kişi adeta kaybettiğinin kim olduğunu bilmemektedir, ya da kaybettiğini bildiği kişide neyi kaybettiğini bilmemektedir. “Yasta yoksul ve boş hale gelmiş olan şey dünyadır; melankolide ise bizzat ego. Hasta bize egosunu değersiz, herhangi bir şeyi başarmaktan yoksun ve ahlaki açıdan aşağılık olarak gösterir; kendini suçlar, karalar ve bir yana atılıp cezalandırılmayı bekler.”[3]

“Melankolinin ayırt edici özellikleri derinlemesine acı verici bir hüzün, dış dünyaya yönelik ilginin kesilmesi, sevme yeteneğinin kaybı, tüm etkinliklere ket vurulması ve kendini önemseme duygularının kendini suçlama ve kendini yemelerde anlatım bulacak olan azalması ve sanrısal bir cezalandırılma beklentisiyle sonuçlanmasıdır… Yasta kendini önemsemede bozukluk söz konusu değildir ama diğer özellikler aynıdır.”[4]

Freud, birçok vakada kişinin kendisiyle ilgili ağır eleştirilerinin, suçlama ve küçümsemelerinin, esasen hastanın sevdiği ya da sevmiş olduğu biriyle örtüştüğünü tespit eder. Melankolik kişinin kendisine yönelttiği sözler aslında öteki hakkındaki düşünceleridir; bilinçdışı biçimde, eleştirilerinde bu kadar çekincesiz ve akendisine karşı cımasız oluşunun altında da bu yatar.

Melankolik kişide, erken dönemde bozulan nesne ilişkisinin ardından, serbest kalan libido başka bir nesneye aktarılmamış, egoya geri çekilmiştir. Libido serbest kalmamış ve terk edilen nesneyle özdeşleşmede kullanılmıştır. Yani terk edilen ve kaybedilen nesne bir anlamda içe, benliğe alınmıştır. Adeta benliğin üzerine nesnenin gölgesi düşmüştür. Nesneyle ilgili kayıp, şimdi benlikle ilgili gibi yaşanmaktadır.  Dolayısıyla diyebiliriz ki melankolik için kayıp dışarıdan değil, içeriden yaşanmıştır. Nükhet Duru’nun seslendirdiği Melankoli şarkısıyla bir geçiş yapalım tam bu noktada:“Ne bir dost, ne bir sevgili, dünyadan uzak bir deli, beni sarar melankoli”. Sabahattin Ali’ye ait bu dizeler, adeta Freud’un bu makalesinden esinlenmiş gibidir; zira ilginç şekilde şarkıda yer almayan – ölçüye mi yoksa besteleyenin kayıplarına karşı dirençlerine mi kurban gittiği belli olmayan – son dize kuramı özetler gibidir: “Beni sarar melankoli: Kafamın içerisi ölür.” Sahiden de yitirilen içeride bir yerlerdedir.

‘Çağımızın hastalığı depresyon’ denilen bir zamanın içinde, insan ilişkilerindeki hallerden bahsettiğim bir yazıda elbette ki daha sonra tekrar melankoliden söz açacağım; ancak şimdi adeta toplumsallaşan ergen tutumları, ergen ruhsallığının öne çıkan yönleriyle bağlantılar kurarak inceleyelim.

Az önce söylemiştim, çocukluktan erişkinliğe geçiş, bir anlamda haz ilkesinden gerçek ilkesine geçiştir. Bitmeyen bir ergenlik hali, gerçeklik ilkesine bir karşı duruş gibidir. Yine aşk, tutku ve günümüz ilişki biçimleri gibi benzer temalar üzerinden hareket ettiğimiz bir önceki yazımda[5], şizoidleşen toplumdan söz etmiş, toplumsal ilişkilerde açığa çıkan şizoid biçimlere ve gerçekliği çarpıtmanın bir biçimi olarak yaratılan umutsuzluk ve tutku yitimine değinmiştim. Şizoid bölmede de gerçeklikle düşlemler arasında bir bölmeye gidildiğinden ve düşlemlerin bir gerçekten kaçış alanı olarak kullanıldığından bahsetmiştim. Daimi ergenler için de söz konusu olan budur. Ve benzer şekilde düşlemlere kaçışa sıklıkla başvurulur, tıpkı Peter’in Düşler Ülkesi’ne yolculukları gibi. Üstelik bugün Düşler Ülkesi’ni süsleyen bir sosyal medya zemini de vardır ve bu düşlerin gerçekmişcesine deneyimlenebileceği bir sanal gerçeklik söz konusudur. Bir anlamda, büyüyerek de küçük kalmak mümkündür.

Hiçbirimizin inkar edemeyeceği şekilde açıktır ki, sosyal medyada çocuksu şeyler yapmak, sokakta yapmaktan çok daha mümkündür. Bu açıdan düşündüğümüzde beklemediğimiz kişilerden, beklemediğimiz çocuksu paylaşımlar görmek aslında şaşırtıcı olmamalıdır. Ve yine yüz yüzeyken yapamayacağımız şekilde garip iletişim veya iletişimden kaçış biçimlerini sanal iletişimde kullanabilmek de buna iyi bir örnektir. Çokça dile getirildiği gibi, “Yüz yüze oturduğunuz birine konuşmanın bir noktasında ‘görüldü’ atmak mümkün değil” midir gerçekten de? Aslında mümkündür; fakat ancak çocuksu bir dikkat dağınıklığı ya da çocuksu bir inkar ve ortamı terk edişle mümkündür; ancak yetişkin olmak, ‘gerçek hayatta’ size koşup dolaba saklanma lüksünü vermeyecektir, size bu lüksü ancak ‘sanal hayat’ verebilir.

Elbette ki sanal ortam bir biçimiyle çocukluğa regresyondur. Bana kalırsa bu çocukluğa gerileme, bilgisayarla kurduğu ilk ilişkiyi -çocuklukla her daim bağlantılandırılabilecek olan- oyunlar üzerinden yapan X ve bilhassa Y kuşakları için çok daha geçerlidir. Z kuşağının sanal dünyayla kurduğu ilişki, içinde büyüdüğü teknolojik ortamın kapsayıcılığıyla birlikte, önceki kuşaklara göre daha çok, gerçek dünyayla kurduğu ilişkiyle iç içe gibidir. Ancak kuşaklararası aktarım sürdüğü müddetçe elbette ki sanal dünya kuşak farketmeksizin bir düşlem alanı olma özelliğini sürdürecektir.

Ergenlikte ‘boş zaman’la olan ilişki de ilgi çekicidir. Boş zaman, ergen için, libido üzerindeki baskının azalması ve doyurulmamış bilinçdışı arzuların yarattığı rahatsızlığı açığa çıkarır. Kendi düşlemlerinin mahremiyetinin ortaya çıkmaya başladığı, çocuksu düşlemlerin yerine, yeni bir bedende, artık cinselliğin ‘mümkün’ oluşunun yarattığı çelişkiler ve bunun yarattığı utançla baş etmek, boş zamanda oldukça güç hale gelir. Ergen için sıkılmak ve sıkıntı tam da bu yüzden dayanılmazdır. Bugün, gözümüzün önünde duran sürekli oyalanma hali de buna benzer bir biçimdir. Doyurulmamış bilinçdışı arzuların açığa çıkışına karşı duyulan bir rahatsızlığın emaresi. Sürekli oyalanmak, en ufak bir ‘boş zaman’ anında telefon ekranını kaydırmak ve bunu yaparken pek de eğlenir görünmemek, bağımlılıklara yönelmek, sürekli Netflix içerikleri tüketmek, sürekli görsel uyaranlar arayışında olmak, anonim sekse yönelmek, özetle hiçbir şey yapmasa bile boş durmamak. Çünkü ‘boş’ durmak, bize içimizdeki boşluğu hatırlatacak gibidir. Bu nevrotik hal, en yakın ve en belirgin şekilde kendisini pandemi döneminde göstermiştir. Zamanın ‘bolluğu’ güzel bir düş olarak durmuş, o düşe zihinlerde yapılacak onlarca iş sığdırılmış ve şükür ki hemen hiçbiri yapılamamıştır. Çünkü pandemide zaman, ritüeller eşliğinde akmamıştır, deneyimlenmeye muhtaç bir hale gelmiştir, ‘boş’luğundan çıkıp ‘var’lığıyla ortaya koymuştur kendisini.

Bu kapsamda şu dikkat çekicidir; sıkıntıyı tolere edebilecek en güçlü şeylerden biri mizahtır. Bir anlamıyla mizah sıkıntıya verilen tepkidir.  Toplumsallaşan ergen tutumlar içinde sıkıntıya tahammülsüzlük tespitini yaparken, bilhassa sosyal medya üzerinde, hemen her ‘kara habere’ karşı hızlıca gelişen mizahi yaklaşımları bu açıdan düşünmek mümkündür. Mizah, burada, örneğin Gezi Direnişi’nde olduğu gibi bir toplumsal mücadele aracı olarak kullanılmamaktadır. Daha ziyade çocuksu bir alay ediştir bu. Adeta çok ciddi bir ciddiyetsizlik halidir. Çocukluğa bir gerilemedir; zira ‘ciddiyet bir yetişkinlik işidir’.

Oyalanmaktan söz açmışken, dilimize dahi yansıyan ergen tutumlara ve bugünkü sosyalleşme biçimlerimize ışık tutması açısından ergenin dış dünyayla – dışarıdakiyle- ilişkisine dair bir alıntı paylaşmak isterim Talat Parman’dan:

“Ergenlik çıkmak zamanıdır. Çıkmak, dışarı çıkmak, bir yandan çocukluğu, bir yandan mekanı, evi terk etmek, bir yandan da aşk nesnesini evin dışında aramak demektir. Böylece dışarısı tüm yeni deneyimlerin alanı haline gelir (…) Kapıdan dışarı oynamak için çağrılan gizil dönem çocuğu yerini, “dışarıda takılmak” için çağrılan gence bırakmıştır. Çıkmak ve takılmak, aslında zıt anlamlar taşımıyorlar mı? Takılmak en iyi ergenliğe uyar ve ergenin bağlanmak arzusunu, bağlanacağı bir nesne bulma arzusunu tanımlar. “Arkadaşlarla takıldık” sözü küçük çocukların dilinde gülünç bulunur, erişkinlerin dilinde ise olsa olsa nosstaljik bir çağrışım uyandırır. Takılmak en çok ergenlerin ağzına yaraşır. Ergenler takılmak için çıkarlar. Hatta çıkmadan bile takılırlar. Kapısını kapadığı odasında  müzik, internet, televizyon, cep telefonuna takılan ergen modern yaşamın verdiği olanaklarla odasından ötekilere takılmaktadır.” (Ergenliğin Yüzleri, Talat Parman, Bağlam Yayınları, syf 148)

Ergenlik, çelişkilerin neredeyse norm haline geldiği bir süreçtir. Değil ruhsallık, ergenliğin bedensel dönüşümlerine kadar çelişkilerle doludur. İrileşen bir bedene küçük gelen bir baş, çocuksu bir yüzde kalınlaşmaya başlayan bir ses vb. Ergenlik adeta bir kaostur. Ve yasın bu süreci tanımlayan en belirleyici tablolardan biri olduğunu düşünürsek, tıpkı Melanie Klein’ın kuramında olduğu gibi, zıtlıkların bir aradalığının kavranamaması[6] depresif konumu yaratacaktır. Bu noktada zıtlıkların kavranması çözücüdür, depresif konumdan çıkışı sağlayan da budur. Bu bir anlamda yetişkinlikte diyalektik düşünbilmekle eş tutulabilir. Ancak daimi bir ergenlik halinde, tıpkı şizoidleşen toplumda değindiğim üzere, diyalektik düşünceden yoksun kalınacak ve zıtlıklarla boğuşulacaktır. Yine artan bir kararsızlık hali, ergenlikteki kararsızlıklara benzer düşünülebilir.

Bir başka biçim olarak ergen, bu değişimle -dönüşümle- baş etmenin yolunu eskiyi yıkmakta bulur. Bununla birlikte özyıkım davranışları da gelir. Ergen, çocukluğu silerek, çocuksuluğunu redderek bir sıçrama yapmaya çalışmakta gibidir. Adeta geçmişine reset atmaya çalışır. Bu, bugünkü ilişki ve oluş biçimlerindeki resetleme fikirlerine benzerdir. Çareyi, Şebnem Ferah’ın buram buram ergen melankolisi kokan parçasındaki gibi “sil baştan başlamak, hayatı sıfırlamak, her şeyi unutmak”ta aramaktadır. “Yeni ve bembeyaz bir sayfa açmak” fikrinin dayandığı bana göre sakat zemin de budur. Ötekiyle kurulan ilişkide de sıklıkla aynı yaklaşım görülmektedir. Bitenin yası yerine, reddiyesi yapılır gibidir; öteki kaybedilmemiş, aksine hiç var olmamıştır; hatta bugünün biçimiyle, silinmiş, takipten çıkarılmış ve her türlü platformdan engellenmiştir.

Ergenlik, bir yalnızlıktır, çocukluk nesnelerinden kopmuş ve yeni nesnelere özlem duyan bir yalnızlık hali. Ve yine Talat Parman’ın dediği gibi “ergen ıssızlık, tenhalık arar. Odasına kapanır, kapısını kapatır, kuytu köşelere çekilir (…) erişkinlerin gözünden ırak; ama ergenlerin gönüllerine yakın, yani yalnızlık çağrıştıran bucaklar (…) Ergenlik, sayısız mesajın kimse tarafından bulunmamak üzere yaşam denizine bırakıldığı bir dönemdir (…) Ergen şişeye kendi umudunu yazar.”[7] Ergen, yalnızlığın içerisinde ötekini aramakta; ancak bunu ıssızlığa çekilerek bulunmak arayışıyla yapar. İzi sürülmek istemektedir. Bu bir anlamıyla melankolik kişinin davranışlarına da benzetilebilir. Bu yalnızlık içerisinde ve görünme, bulunma arzusunda olma hali, yine şizoid duruma benzemektedir ve günümüz iletişiminde sıkça kendisini göstermektedir. Sosyal medyada, gizli nesneye hitaplı ve imalı paylaşımlarda, kişilerle kurduğumuz sözlü iletişimdeki açıklık sorunlarında kendini göstermektedir. İsteklerini, arzularını, kırgınlık veya kızgınlıklarını açıkça dile getirmek yerine dolaylı yollardan anlatmaya çalışmak, anlaşılmaz söz ve davranışlarla, “triplerle” kendini ifade etmek daha revaçta gibidir. İlginçtir; trip, aynı zamanda argoda uyuşturucu etkisinde olarak gerçekten kopmak anlamına gelmektedir. Bir anlamda haz ilkesine kaçış çabasıdır. Bu anlamıyla da kelime seçimi oldukça manidardır.

Garip olan, kendini açıkça ifade etmekten kaçan kişi, çoğu zaman hislerinin ve düşüncelerinin anlaşılmasından kaygılanmaktan çok, bunları dile getirmekten kaygılanır gibidir. Çocuksu bir biçimde, sözlerinin sorumluluğunun ağırlığından kaçınır. Söylemeden anlaşılmak ister. Bulunmak ister. Sezdirmek ister. Ve muhtemelen anlaşılmadığında da içten içe, adeta ergenlerin mottosu haline gelen şu sözleri söylecektir kendisine: “ Kimse beni anlamıyor.”

İronik olan, ergenliğin büyük savaşlarından birinin edilgenlik korkusuna karşı olmasıdır. Ergenin kendi bedeni üzerindeki kontrol hissini kaybettirircesine hızlı bedensel değişimi, onda edilgenlik duygusunu ortaya çıkarandır. Kendi bedeni ve dürtülerini kontrol edemeyişi üzerinden yaşadığı çaresizlik burada belirleyicidir. Ergenin en büyük korkularından biri bu çaresizlik içinde yitip gitmek, kontrolünü kaybetmektir. Bu çaresizlik, yeni doğanın çaresizliğine ve annenin bakımına muhtaç olma halini hatırlatır. Dolayısıyla ergenlikte bu edilgenlik duygusu hem bir korku hem de arzu açığa çıkarır; ancak kontrolünü kaybetme korkusu ağır basar. Ve kendisiyle başedememek en belirgin korkusu haline gelirken, ötekinin ilgisine olan ihtiyacını da reddeder. Bu da yine ebedi ergende “Ben kendimden korkuyorum” şeklinde ifade bulan bir ötekiyle ilişkilenme sorunu olarak ortaya çıkar.

Bir yandan, büyümek ve özgürleşmek, kendi mahremiyetini kazanmak zorundadır, öyleyse tam da ilk arzu nesnelerinden koparken yeniden bir nesneye bağlanmak kaygı verici midir? Mahremiyetin kavranması sürecinde ötekine duyulan ihtiyacı, ötekinin kendi üzerindeki tahakkümü gibi algılamaya eğilimlidir. Bu bir anlamda şizoddeki yutulma korkusuna eştir. Hem arzu nesnesine müthiş bir ihtiyaç duyar hem de yutulmaktan korkar. Ve yine şizoidde de arzu nesnesiyle ilişkiden kaçınmanın en büyük sebeplerinden biri kişinin kendi yıkıcılığından korkmasıdır. Tıpkı burada, kendini kontrol edememekten kaygılanan bir ergen gibi.

Keza bu yıkıcılığa ve edilgenlik korkusuna benzer olarak, Peter Pan da, yazının başında yaptığım alıntıda, yetişkinlerin -bir anlamda büyümenin- yarattığı çaresizlikle baş etmek için edilgen değil, etken bir konum almaya çalışarak düşlemlerinde yetişkinliği öldürüyordu.

Tam bu noktada, Peter Pan örneğine de geri dönmüşken, bir ek yapmak istiyorum. Burada ergen ruhsallığıyla bağlantılandırarak bahsettiğim ilişkilenme biçimleri ve davranış kalıplarının bir çoğunun daha çok erkeklere dair olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Literatürde ebedi ergen, daimi genç olarak da tanımlanan vakaların çok büyük çoğunluğu erkeklerden oluşmaktadır; hatta buradan yola çıkarak, psikanalist Dan Kiley, bunu narsistik kişilik örgütlenmesi bulunan erkeklerde görülen bir durum olarak tanımlamış ve buna Peter Pan Sendromu adını vermiştir. Çerçeveyi daraltarak, geniş ve etkin dinamikleri dar sendrom tariflerine sığdırmayı tercih etmediğimden, burada üzerinde durmak istediğim asıl konu, psikopatolojik tanıların dağılımının toplumsal cinsiyet rolleriyle ilişkisini göstermektir. Örneğin; benzer erken dönem nesne ilişkileri ve benzer dinamiklerinden açığa çıkmasına rağmen, border kişilik örgütlenmesine kadınlarda erkeklere oranla çok daha fazla rastlanırken, narsistik kişilik ve şizoid kişilik için de tam tersi geçerlidir. Bu yaygınlık durumları, elbette ki toplumsal cinsiyet rolleri içerisinde makul kabul edilen veya bastırılan dürtü ve davranışlarla ilişkili olarak şekillenmektedir.

Bunu da göz önünde bulundurarak, şimdi tekrar biraz başa gidelim ve melankoli ve yas ayrımına dönelim. Melankolide kaybedilenin kim ya da kimde ne olduğuna dair bir bilmeme ve farkındalık sorunu söz konusuydu. Başta da belirttiğim gibi, bugün erişkinleşmenin önünde engel teşkil eden toplumsal koşullarını da düşünürsek, belirsizlik, geleceksizlik, annenin kapsayıcılığından mahrumiyeti ifade eder bir tekinsizlik ve güvensizlik ortamında, melankolinin açığa çıkıyor olması çok da şaşırtıcı değildir. Topluma sirayet eden melankoli hali her ne kadar genele yayılır gibi görünse de, bana kalırsa bu halin daha çok erkekleri -dahası erkekliği- etkisi altına aldığını söylemek mümkün gibidir. Ve bu farkı yaratan, son yıllara daha çok damgasını vuracak şekilde, tüm dünyada ortak şekilde görülebilir olan kadın hareketindeki yükseliştir. Kapitalizmin krizi ve çürümüşlüğünün etkileri tüm dünyada benzer bir ‘karamsar’ atmosfer yaratırken, en başta kadınlar bu havanın altında ezilmemiş, ayağa kalkarak, mücadele ederek karşılık vermiştir. Bana kalırsa bu sebeple, bugün, umut ve tutku daha çok kadınlar üzerinde somutlanmakta ve erkeklerle kadınlar arasında melankoli düzeyi açısından bir uçurum oluşmaya başlamaktadır. Kabaca bir benzetme yaparsak, kadınlar erişkinleşirken, erkekler ergenleşmektedir. Belki de bu, kadınların ayağa kalkışıyla birlikte, iktidarı sarsılan egemen erkekliğin yasının tutulmaya başlamasının bir göstergesidir.

Bu noktada şunu vurgulamak istiyorum; daha önceleri, yine yaşam koşullarına bağlı olarak daha çok kadınlara atfedilen ve meşrulaştırılan depresif durum, bugün yine toplumsal koşullar ve hareketin sonucu olarak aynı meşruiyet zemininde değildir ve bu oldukça olumludur. Ancak bugün, erkeklik için depresif durum daha meşrulaşır bir halde gibidir – yine bunun ardında erkekliğinin yasının tutulması yatıyor olabilir. Tıpkı ergen ruhsallığında olduğu gibi, ergenin melankolisinin bir ikincil kazanç – ötekinin ilgisini üzerinde tutmak – sağlamasına benzer şekilde, erkeklikle melankoli arasında bir ikincil kazanç ilişkisi oluşmaya başlamıştır. İktidarı sarsılan erkeklik, bu halin melankolisi üzerinden bir ikincil kazanç edinmeye çalışır gibidir. Benim “depresif erkeklik” olarak tanımlamayı tercih ettiğim bir ‘erkeklik depresyonu’ hali söz konusudur. Adeta depresif durum, erkeğin ötekinin ilgisini ve dikkatini tutma biçimi haline gelmektedir.

Elbette bu durum, yalnızca erkeklere dair değildir; ancak daha çok burada açığa çıktığı da göz ardı edilemez haldedir. Mizahta bile psikopatolojilerin bir ilgi çekme yöntemi olarak kullanıldığı günümüzde, standupların içeriklerini incelemek bile bunu gözlemlemek açısından yeterlidir. Depresif ve benzer patolojik durumlar üzerinden yapılan sarkastik mizahın ya da son dönemde artan kara mizah örneklerinin içeriğini çok büyük çoğunlukla erkekler oluşturmakta ve erkek standupıyla kadın standupı arasında bu yönden belirgin bir fark görülmektedir. Kadınların ürettiği mizah, daha çok kadının gücünden içeriklenirken, erkeğin ürettiği mizah daha çok erkeğin güçsüzlüğü ve melankolisi üzerinden şekillenmektedir.

Bu ergen melankolisi ve ikincil kazanç meselesi, kadın ve erkek arasındaki ilişkiyi de değişik bir biçimde şekillendirmektedir. İlginçtir; ebedi ergen örneğimiz olan Peter Pan’ın Wendy ile ilk tanışması da böyle bir andan beslenmektedir. Wendy, kaybettiği gölgesini arayan Peter’in ağlayış seslerine uyanır ve onunla ilk tanışması, ona olan ilk ilgisi burada açığa çıkar. Tıpkı ağlayan bebeğine koşan bir anne gibi onun yardımına koşar. Hatta bir anlamda bu, bebeğiyle ilk tanışma anını, doğumun hemen ardından gelen o ağlayışla yapan anneyi hatırlatır gibidir. Aynı eserde doğum anına yapılan bir atıf da mevcuttur üstelik; Peter Düşler Ülkesi’ndeki perilerin, yeryüzündeki ilk bebeğin ilk gülüşünün kırılıp parçalanmasından doğduğunu anlatır. Peter, gülüşünü, neşesini Düşler Ülkesi’ne hapsetmiştir. Yaşadığı derin acıdan kaçmak için çocuksu neşeye gizlenmiştir. Ancak bu hüznü belli ki Wendy’den gizleyememektedir. Onun ilgisini, neşesinden önce hüznü ve muhtaçlığıyla çekecektir; tıpkı annesini arayan bir bebeğin ağlayışlarındaki gibi.

Üstelik Peter, Wendy ile tanıştığında kaybolan gölgesini aramaktadır ve Wendy onun gölgesini ona geri verir ve üzerine diker. Buradaki gölge metaforu, melankolideki benliğin üzerine düşen nesnenin gölgesini hatırlatmaktadır. Peter’in melankolisinin daha iyi bir tarifi olamaz belki de. Ve bulduğu yeni nesnesi, ona gölgesini geri vermektedir. Düşünürsek, gölgesizlik, ışıksızlığa denktir. Peter’de asıl eksik olan güneştir. Ve yine Peter, yalnızca geceleri insanlar arasına karışabilmektedir. Bu noktada, güneşin astrolojide ve birçok farklı kültürde benliği simgelemesi de tam yerine oturmaktadır.

Yine muhtemelen Peter Pan isminin seçimine de ilham olmuş olan mitolojik Pan’ı hatırlarsak, çirkinliği sebebiyle annesi tarafından terk edilen Pan’ın insanlara korku salmasına dair en belirgin anlatı onun ağlayışları ve çığlıkları üzerindendir. Bugün panik kelimesinin de kökeninin dayandığı bu korkunun ardında da acı çığlıkların ve ağlayışların yatması ilgi çekicidir. Bugün de depresyon ve paniğin, kaygı bozukluklarının bir arada ve sıkça görülmesi, günümüzü saran bu Pan’ik halleri anlamak açısından kafa açıcıdır.

Tüm bunlarla birlikte, yazının başında da değindiğim gibi, Peter’in büyümek istemek istemeyişinde anlamlı yanlar vardır. Bilhassa kapitalist toplumda sahiden de yetişkinlik her şeyi berbat eder gibidir. Yetişkin olmak; vazgeçmek, unutmak, yeni deneyimlere kapalı olmak, bitmek, tükenmek, tamamlanmaktır. Tamamlanmak bir bitiştir. Yetişkin olmak ölmek gibidir. Yetişkinliğin yaşamsızlığını Peter şöyle tarif eder:

“Artık oğlanların da hepsi büyüyüp olgunlaştı, bu yüzden onlardan daha fazla söz etmeye değmez. İkizler’i, Küçükbey’i ve Kıvırcık’ı, ellerinde birer çanta ve şemsiyeyle her gün işlerine giderken görebilirsiniz. Michael makinist oldu, Tüysiklet soylu bir kızla evlenip lord unvanını aldı. Demir kapıdan çıkan şu peruklu yargıcı görüyor musunuz? İşte bir zamanların Dütdüt’ü. Çocuklarına anlatacak bir tane masal bilmeyen sakallı adam ise, eskiden John’du.” (Peter Pan, J. M. Barrie, İş Kültür Yayınları, syf 167)

Bugün, Peter Pan’ınkine benzer bu bitmeyen ergenlik hallerinin artması, daha görünür hale gelmesi, kapitalizmin krizinin daha gün yüzüne çıkması ve derinleşmesiyle oldukça ilişkilidir. Belirsizlik, geleceksizlik, uzayan eğitim süreleri, artan işsizlik, ekonomik açmazlar, en basit haliyle yapılan büyüme tariflerine bile – eli ekmek tutmak, kendi ayakları üzerinde durmak- olanak tanımamaktadır. Büyümek, sınıfsal bağları içerisinde gelişmekle ilişkili olmaktan çok, kapitalist üretim içerisinde yer tutar hale gelmekle ilişkilidir. Yetişkinlik son derecede sınıfsaldır. Elbette ergenlik de sınıfsaldır. Esasen ergenlik tanımının kendisi de buradan beslenir, yaklaşan sanayi devriminin gerekliliği olarak ortaya çıkan zorunlu eğitim süreci, çocuk işçilikteki dönüşüm üzerine açığa çıkmıştır; çocuklukla erişkinlik -üretime katılım- arasında geçen bu süre, tanımlanmaya ihtiyaç duyulmuştur. Dolayısıyla büyümeye, yitmeye karşı ergende oluşan bu kaygı da gayet sınıfsaldır.

Sürekli genç kalmak istemek, basitçe bir ölüm korkusuna karşı geliş değildir sadece. Bunu anlamak gerekir. Aslında karşı durulan büyümek ve erişkinleşmek değil, yetişkinliğin içine hapsedildiği sınıfsal zemindir. Kapitalist toplumun kendini var etmek adına gerektirdiği ve dayattığı yaşamasızlıktır.

Ergenlik tutku barındırır. Belki de tutkunun en yoğun olduğu zamandır ergenlik. Ergenlik devrimcidir, devinimseldir, tarihsel karşılıklarıyla da görüleceği üzere ergenin tutkusu devrimlere ön ayak olandır. Bu anlamıyla gelişen, toplumsallaşan ergen tutumların bize anlattığı bir başka taraf da vardır. Yetişkinliğin reddi, yetişkinliğe duyulan kaygı, aslında sistemsel bir karşı duruşun da ifadesi gibidir. Ancak bunun çözümü tümgüçlülük düşlemlerine sığınarak, yeni bir yaşamasız hal yaratarak, ne çocuk ne de yetişkin olarak, bir daimi ergen kalışta değildir. Kohut, daimi ergeni şöyle tanımlar:

“Bilinçdışı acıdan korunmak için terkedilme, reddedilme ve kayıp ihtimallerini ortadan kaldıracak önlemler almak zorundadır. Bu nedenle gerçek hayatta ve hayata yatırım yapmaktan kaçınır. Hayalkırıklıklarını bertaraf etmek için kimseye bağlanamaz. Ölümsüzlük ve kayıpsızlık mücadelesinin sonucunda ortaya çıkan bir çeşit yaşamsız, hafızasız, geçmiş ve geleceksiz olma halidir. Sanki yarı-canlı gibidir. Hayal ve fikir dünyasında yaşar, felaketleri önlemek için kavgasını da, öfkesini de rekabetini de hayalinde yaşar, tabii ki de hep kazanır ve kahraman olarak kalır; bir sonraki yoksunluğa kadar… Esasen hep alacaklıdır, dünyanın ona borçlu olduğu yaşamı vereceği günü bekleyerek ömür geçirir. Mutsuz bile değildir belki, çünkü duygularını ayırt edemez ve derinlemesine hissedemez.”

Evet, hayattan alacaklıyız. Ancak alacaklı olduğumuz yaşamın bize sunulacağı günü bekleyecek kadar da ahmak ya da düşlemlerimize sığınıp avunacak kadar yaşamasız kalamayız. Burada önemli olan melankoliye yenik düşmek yerine, kaybettiklerinin yasını tutup aşarak, ergenliğin tutkusunu erişkinliğe taşımaktır. Bu sıkışmışlıktan gerçekliği bölerek, çarpıtarak ya da gerçeklikten kaçarak değil, gerçekliği değiştirerek çıkmaya çalışmaktır; ergenliğin tutkusunu da yanında taşıyarak. Düşler Ülkesi’ne kaçmak değil, gerçekliği düşleriyle yeniden inşa etmektir. Edilgenlik korkusuna saplanmak değil, etkin olmaktır. Tıpkı edilgenlik duygusundaki denklem gibi, ötekine duyduğu ihtiyacı bir tahakküm ya da benlik sorunsalı olarak görmeden, ötekine duyduğu ihtiyacı kabul ederek ilerlemektir. Tümgüçlülük düşlemlerinden uzaklaşmaktır; çünkü kimse tek başına düşlerini gerçeğe dönüştüremez.

Son olarak şunu hatırlayalım. Ergenlik bir dönüşümdür. Böylesi bir dönüşümün en belirgin benzetmelerinden biri, bir tırtılın kelebeğe dönüşümüne dairdir. Ve bu benzetmenin içinde gizli olan gerçeği çarpıtma biçimi de yetişkinliğin sınıfsallığına dair bize tekrar ipucu verir.

Tırtıl bir koza içinde ‘tutsak’tır. Büyüyecek, bir kelebeğe dönüşecek ve sonra özgürce uçacaktır. Ancak bu hikayeye hemen şu eklenir; kelebek onca tutsaklığın ardından kozadan çıkar ve özgürlüğünün keyfini yalnızca bir gün sürebilir. Yani kozadan çıkış ölüme denktir. Kelebeğin yolculuğunu bunca karanlık yapan, akıbetini bunca melankoliyle süsleyen, yetişkinliğin sınıfsal ayakbağlarıdır. Kelebek olup uçmaktan kaygılanıp, kozaya hapsolmayı tercih etmek ya da koza içinde bir sonsuz kelebek olmayı düşlemekse oldukça gariptir; hele ki kelebeklerin yalnızca bir gün yaşadığı düpedüz bir yalanken!

[1]Peter Pan, J. M. Barrie, İş Kültür Yayınları, syf 108

[2]“Yas ve Melankoli”, Metapsikoloji, Sigmund Freud, Payel Yayınları, syf 243

[3]“Yas ve Melankoli”, Metapsikoloji, Sigmund Freud, Payel Yayınları, syf 246

[4]“Yas ve Melankoli”, Metapsikoloji, Sigmund Freud, Payel Yayınları, syf 244

[5] “Şizoidleşen toplumda tutku yitimi ve gerçekliği bölmenin biçimi olarak umutsuzluk”, İdil Özkurşun, Kaldıraç Dergisi Sayı 247, Şubat 2022

[6]Bebeğin oral dönemde anneyle kurduğu ilişki üzerinden, iyi nesne kötü nesne ayrımına gitmesi ve şizoid bölmeyi kullanmasına atıf yapılmaktadır.

[7]Ergenliğin Yüzleri, Talat Parman, Bağlam Yayınları, syf 87

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here