TC devleti, NATO, gayrinizami harp ve SADAT

Sanıyorum, epeyce zaman olmalı, mesela 2012-2015 arası bir dönem olabilir, Kaldıraç sayfalarının haber-görünüm bölümlerinde SADAT ile ilgili bilgi ve belgeler, mesela kuruluş tüzüğü yayınlanmıştı. Bir anonim şirket (AŞ), silahlar ithal etme yetkisi vb. alıyordu. Kuşkusuz bu konuya dikkat çeken birçok kişi de olmuştu. O günlerden başlayarak, çeşitli dönemlerde SADAT haberleri yayınlandı. SADAT kampları, SADAT’ın Suriye’deki faaliyetleri vb. sürekli gündem oldu. Nihayetinde Sedat Peker, devletin içinden birisi olarak açıklamalarda bulunduğunda SADAT da gündemindeydi.

Ardından, Mayıs 2022’de bu kez Kılıçdaroğlu, Milli Eğitim Bakanlığı ziyaretleri serisine ek olarak SADAT’ı ziyaret etti. Bu ise, Kaftancıoğlu’nun siyasetten yasaklanması sürecinin arkasına denk düştü. Kaftancıoğlu’nun siyasetten yasaklanması, belki Kılıçdaroğlu’nu çok da üzmemiştir. Ama biliniyor ki, mesele Kaftancıoğlu ile sınırlı değil, olamaz.

Uzun süredir konuşuluyor: Saray Rejimi, kendini güçlendirmek istiyor. Bu ABD’nin ve yerli egemen burjuvaların da isteğidir. Saray Rejimi kalıcı olsun istiyorlar. Zira, Saray Rejimi’ni doğuran faktörler ortadan kalkmış değil. Bu faktörler; Kürt devriminin direnişi, Gezi ile başlayan ve giderek süren işçi hareketinin ve toplumsal hareketin direnişi ve nihayet uluslararası alanda, beş emperyalist gücün (ABD, Almanya, Fransa, İngiltere ve Japonya) paylaşım savaşımının etkileri. Bu etkenler varken, ABD, çözülmekte olan hegemonyasını durdurmak için çeşitli tetikçilere ihtiyaç duymaktadır. Ukrayna böyle organize edildi, şimdi Polonya böyle yapılmak isteniyor. Türkiye, tam olarak bir ABD tetikçisi olarak görevler alıyor. Bunun için, her ne kadar yıpranmış da olsa, Erdoğan, iyi bir aday olarak ABD tarafından görevde tutulmak isteniyor. Ama diyelim ki Erdoğan yok, ABD onun yerine başkasını koyarak Saray Rejimi’ni ayakta tutmak istiyor.

İyi ama, olaylar ABD’nin istediği gibi akmıyor. Erdoğan ve Saray Rejimi gayrimeşrudur ve halk tarafından da ciddi bir biçimde öyle görülmeye başlanmıştır. Halkın tepkisinin ne ölçüde sokaklara yansıdığı ayrı bir konudur. Zira sadece Saray’ın baskısı ile değil, CHP gibi partilerin de oyunları ile korku iklimi sürdürülmek isteniyor. Buna rağmen, Saray Rejimi, Erdoğan gayrimeşru olarak görülüyor. Dün ABD’nin “adamımı buldum, belkemiği yok” diye övgüler düzdüğü ABD çocuğu Erdoğan, bugün gayrimeşru hâle düşmüştür. Dahası, öncelikle Saray Rejimi yıpranmıştır. Bu nedenle, Erdoğansız bir Saray Rejimi de ABD’nin işine yarar.

Soylu, Erdoğan sonrasının adaylarından biri idi. Akar da öyle. Soylu’nun ipini Sedat Peker aracılığı ile çektiler. Artık Soylu’dan, sokak çeteleri reisliği bile olmaz. Atasagun-Bahçeli-Ağar çetesi, Soylu’yu ancak başka projelerde kullanabilir. Ama Soylu, kendisinin kellesi giderse, Erdoğan’ın kellesini de götürecek dosyalara sahip olduğunu ilan etmişti. Bu nedenle, zorunlu birliktelik devam etmektedir. Ama Soylu, artık Erdoğan sonrasına aday değildir.

Diğer cepheden, Kılıçdaroğlu, İmamoğlu ve Yavaş isimleri aday olarak geçmektedir. Akşener, kendisini başbakan adayı olarak ilan ederek, ortamı rahatlatmıştır. Ama Akşener, Kılıçdaroğlu’na göre, daha ciddi noktalardan Saray’a saldırmaktadır. İmamoğlu veya Yavaş’ın Erdoğan karşısında kazanacağı kesin diye tartışılmaktadır. Muhtemelen Kılıçdaroğlu’nun da kazanacağı düşünülmektedir.

Ama Ukrayna savaşı, durumu değiştiriyor.

Saray Rejimi, Erdoğan, ABD için daha önemli hâle geldi ve Erdoğan’ın umutları yeniden yeşerdi. Yeşerdi, çünkü, AB, özellikle Almanya ve Fransa, ABD’nin kutsal kollarına sığındı. Rusya askerî operasyonlar başlattı, Almanya hemen ve ilk teslim olan oldu, yalnız ABD’ye teslim oldu. Bu durum, içeride, Almanya ve Fransa’nın artık istemediği, artık yeter dediği Erdoğan’a karşı gücünü de kırmış olabilir. İşte Erdoğan’ı mutlu eden de budur. Erdoğan, bu durumda ABD desteğini alarak, hamleler yapabilir.

Zaten, Saray Rejimi, gayrimeşru hâle gelmiş olduğunu biliyor. Bu nedenle, zaten saldırılar devreye sokuyor ve yenilerini pişiriyordu. Erdoğan, Akşener’e saldırılar ortaya çıkınca, “dur bakalım, bu daha iyi günleriniz” diye tehditler savuruyordu.

Hatta, birçok okumuş yazmış ya da siyasi figür, 7 Haziran-3 Kasım süreci gibi bir sürecin, yani Ankara Garı katliamları gibi saldırıların devreye gireceğini düşünüyor, tartışıyordu.

Biz de, aynısı olmaz, farklı bir tarzda saldıracaklar diyorduk. ABD kaynakları, 150’likler diye Barlas’ın ağzından, 150 kişiyi yasaklı hâle getirmeyi tartışıyordu. Bu açık tehdit, hâlâ geçerlidir. Dahası, HDP’nin kapatılması davası açılıyor, ama 6’lı burjuva muhalefet, buna bile açık ve net bir dille karşı koyamıyordu.

Şimdi, ABD’nin rotasına razı olmuş bir AB, bu süreçte hareket kabiliyetini de yitirecektir. Bu durum Erdoğan’ın elini güçlendirmektedir. Saray Rejimi, Erdoğan ile veya Erdoğan olmadan devam etmek üzere saldırılara geçmiştir.

12 Eylül’de Evren’e ev ödevleri verip, “içeride istediğini yapabilirsin, insan hakları vb. demeyeceğiz” diyen NATO, bugün Erdoğan’a aynı şeyi söylemiş gibidir: Sen ev ödevlerini yap, biz içte olup biteni görmeyeceğiz. Gezi Davası’nda Kavala’ya ve diğerlerine verilen cezalar bu ortamın ürünüdür. Kavala, iş dünyasına, Mücella Abla’ya ve diğerlerine verilen ceza da toplumsal muhalefete mesajdır. Yeni saldırı dalgasının ilk hâlidir. O akşam, bizim cephe, devrimci cephe, CHP’nin şiddetli konuşmalarına takılıp, adalet sarayını işgal etmemiştir. Bu başlı başına bir geri adımdır. Bu adım, 1 Mayıs alanında, CHP kuyrukçuluğunun yansımasının da artmasına neden olmuştur.

Kaftancıoğlu’na siyaset yasağı, saldırının devamıdır. Kaftancıoğlu’nu veren CHP; elbette İmamoğlu’nu da verecektir.

İşte Kılıçdaroğlu, tam bu noktada, iki karar aldı. İlki, Bursa mitingini İstanbul’a taşımaktır. Bursa mitingini İstanbul’a taşımak, CHP’nin ikiyüzlülüğünü, muhalefetinin kitleleri evinde tutmaya dayalı çirkin yüzünü de ortaya koymuştur. Bu mudur, İstanbul İl Başkanı’nı siyaset yasağı ile bertaraf etme girişiminin yanıtı? Bu olmuştur. CHP, itiraf etmiştir ki, kitlelerin öfkesini geri tutabilmek, bastırmak için İstanbul’da özellikle miting yapmamaktadır. Saray Rejimi’ne muhalefet etmek yerine, işçi ve devrimci hareketin, kitleler üzerindeki etkisini yok etme siyasetidir bu ve devletçi siyasetin, Saray Rejimi siyasetinin devamıdır.

İkinci adımı, SADAT’ı ziyaret etmek olmuştur.

Böylece SADAT bir kere daha gündeme gelmiştir.

Bu adımı atmak zorunda kaldığı için Kılıçdaroğlu’nun üzgün olduğuna şüphe yoktur. Bu nedenle SADAT’ı, Erdoğan’ın örgütü diye lanse etmek istiyorlar. Yanlış değildir, ama eksiktir, SADAT devletin örgütüdür.

TC devleti, NATO ve gayrinizami harp

Bu noktada durmalıyız. Biraz tarihe bakmak gerekir.

TC devleti tarihi, katliamlar tarihidir. Osmanlı’nın son yıllarında bu katliamlar ayyuka çıkmış, Cumhuriyet bunları devam ettirmiştir. Ermeni, Süryani, Pontus katliamları, Suphi ve yoldaşlarının Karadeniz’de katledilmesi böylesi katliamlardır. Topal Osman çeteleri, TC devletinin gayrinizami harp uygulamalarının örneklerindendir. Koçgiri’de, Samsun’da, Giresun’da, Trabzon’da Topal Osman ve çetelerinin yaptıkları biliniyor. Artık sır değildir.

Devlet, kendi ordusunu halkın üstüne apaçık sürmenin yanı sıra, bu çeteleri devreye sokmuştur. Bunlar devlet adına iş gören çetelerdir ve 40 yıldır Kürt hareketine ve Kürt halkına karşı aynı savaş uygulanmaktadır.

Bir farkla, artık, 1952’den beri NATO da devrededir.

TC devleti, resmî olarak NATO’ya, 1952’de girmiştir. Bunu “hak etmek” için, Kore’ye asker göndermiş, 30 cent üzerinden Mehmetçik’i satışa sunmuştur.

Komünizme karşı iç savaş organizasyonu olarak Gladio ve benzeri örgütlenmeler devreye sokulmuş, Özel Harp Dairesi kurulmuştur. 6-7 Eylül olayları da bu mekanizmanın işidir. NATO ve ona bağlı örgütler, TC devletinin halkları düşman ilan eden politikası ile birleşmiş ve kanlı senaryolar, katliamlar devreye sokulmuştur. Darbeler, NATO’nun elinin mahsulüdür. Tekeller, burjuvalar, NATO’nun tüm organizasyonlarının arkasında olmuştur. Maraş, Çorum katliamları, 16 Mart’ta öğrencilerin üzerine bomba atılması, 1 Mayıs katliamı, Sivas ve diğerleri, birçok suikast, NATO ve TC ellerinin mahsulüdür.

1950’den beri, içinde NATO’nun olmadığı katliam yoktur. Kürtlere karşı savaş boyunca, ABD Kürt hareketi içinde yer etmeye çalışsa da, gerçekte tüm saldırıların destekçisi NATO’dur.

Bugün, aynı NATO, Saray Rejimi’ne, Erdoğan’a, yeni ödevler karşılığında, içeride hiçbir şeye karışmayacağını söylemiş gibidir. Yeni ev ödevinin ne olduğunu bilmiyoruz. 12 Eylül’de Yunanistan’ın NATO’nun askerî kanadına girmesine onay, bu ödevlerden biri idi. Bugün, yeni ev ödevi Ukrayna ile sınırlı olamaz. Zira, Suriye sahasında sıkışmış durumdaki TC devleti, Rusya’ya karşı daha ileri hamleler yapabilecek durumda değildir. Suriye sahasından gelecek bir saldırı, Saray Rejimi’ni dağıtmaya yetecek boyuttadır. TC devleti, IŞİD çetelerinin baş destekçisidir ve bu durum, Suriye’de işgal altında tuttuğu topraklar ile uyumludur. Ama burada işlerin ters dönmesinin maliyeti, ağır bir fatura demek olacaktır. Burada durumun sürmesini istemek dışında çok ileri gitmesi de mümkün değildir. Balkanlar ve Kafkaslarda, hamle olanakları sınırlıdır. Bu durumda, İran üzerine bir saldırıda TC devletinin kullanılması mıdır yeni ödev? Bunu bilmiyoruz. İhtimal dâhilindedir. Türkiye-İran savaşı, ABD’nin çok da işine gelecektir. Her iki ülkenin de darmadağın olması, ABD için sorun değildir. Bu savaştan, başka bir zafer beklemelerine de gerek yoktur. Bu yolla, Ortadoğu’da kaybettiği konumlarını almayı hedefleyecektir.

Elbette ABD, Çin’in etrafında hamleler yapmaktadır. Ama burada TC devletinin alacağı rol de çok ileri olamaz.

Bu olasılıklara bakarak, yeni ödevin İran olma ihtimali güçlenmektedir.

İşte bu yeni ödev ne ise, bunun karşılığında, içeride Saray Rejimi’ne yeni saldırılar için, büyük göz yumma dönemi başlamaktadır. Hem Gezi Davası kararları hem de Kaftancıoğlu kararı, bunun sonucudur.

Saray, 7 Haziran sonrasında iktidarı kaybedince, CHP desteğinde seçimleri yenileme yoluna girdiğinde, ortaya koyduğu yeni saldırılar gibi, ama o saldırıların tekrarı olmayan bir saldırı dalgası başlatmıştır.

HDP’nin kapatılması, İmamoğlu’nun yasaklı hâle getirilmesi vb. kararları görmek, bunlarla karşılaşmak mümkündür.

Akşener’e dönük Erdoğan’ın saldırıları, sıradan söylemler değildir. Çiller öne sürülmek istendi tutmadı. Bir anda Ümit Özdağ, Saray adına parlatıldı. Bugünlerde Erdoğan, Abdülhamid özentisi davranışlarını eleştiren Akşener’e yeni tehditler savurmaktadır. Bu konuda çok daha ileri gitmeleri mümkündür.

Korku dalgası yaymak için, suikastler, ABD adına da tercih edilecek gibidir. NATO, bu konuda epeyce zengin bir uygulama sahasını, ülkemizde bulmuştur.

Saray Rejimi’nin, mutlaka bir seçime gideceği de tartışma konusudur, gitmeyebilir. Seçimlerin ertelenmesi mümkündür.

Tam bu noktada CHP’nin SADAT’ı yeniden gündeme taşıması anlamlıdır.

Şimdi, yeni bir gayrinizami harp uygulaması için SADAT iş görmektedir.

Öyle ise, SADAT, hem TC devleti ile hem de NATO ile bağı ortaya konularak ele alınmalıdır. SADAT, sadece Erdoğan’ın işi değildir. Erdoğan’ın her işi, devletin işidir, ABD’nin işidir, NATO’nun işidir. Bunu, CHP, herkesten iyi bilmektedir. Ama “NATO demokrasinin bekçisidir” diyerek, SADAT’ın bu bağları ortaya konulamaz. Sedat Peker’in muhalefeti, CHP’nin muhalefetinden daha ciddi ve inandırıcıdır. Zira orada, tasfiye edilmeye çalışılan, eski gayrinizami harp unsurlarından biri konuşmaktadır.

Saray’ın yeni saldırıları, Saray Rejimi’ni sürdürmeyi hedeflemektedir. Bu sadece Erdoğan iktidarının sürmesinden daha geniş bir şeydir. Erdoğan, elbette bu politikaların tümüne evet diyecektir. Zira, kendi geleceği de buna bağlıdır. Ama, bu aynı zamanda TC devletinin, dahası NATO’nun politikasıdır.

İsveç ve Finlandiya’nın NATO başvurusuna engel koyan TC devleti, aslında, hâlâ pazarlık yapmakta, NATO ve ABD’den yeni tavizler koparmak istemektedir. Bunun askerî ve ekonomik yönü olacağı açıktır.

Mevcut hâli ile, Saray’ın beşli çetesi bile, Erdoğan’ın gideceğini düşündüğü için, paralarını güvenceye almak üzere, yeni havalimanını satma peşindedir.

Bu durumda saldırılar, “korku” iklimini artırmak, korkuyu koyulaştırmak hedefini güdecektir. Bazı suikastler, bu açıdan ABD için de uygun gibi görünmektedir. Oysa Saray, sadece bu suikastler ile yetinemez. HDP’nin kapatılması, yasaklı listesinin oluşturulması, kitlelerin korkutulması da işin içinde olacaktır. Zira, hem ciddi bir ekonomik kriz vardır hem de Saray Rejimi çözülmektedir.

SADAT’ın deşifre edilmesi, bu konuda CHP’ye ulaşmış belgelerin halka açık hâle getirilmesi önemlidir. Kılıçdaroğlu, elindeki belgeleri açıklama yoluna henüz gitmemiştir. Ama mesele sadece SADAT değildir. Bu paramiliter örgütlerin benzerleri de vardır. Kaldı ki, NATO üyesi her ülkede var olan kontrgerilla, Gladio gibi örgütlenmeler, burada da vardır. Bunların devreye sokulması da mümkündür.

Bu durumda CHP liderinin, NATO’ya bağlı tüm bu gayrinizami harp unsurlarını deşifre etmesi gerekir. Aksi hâlde, dökülen her kanda, CHP’nin de payı olacaktır.

TC devletinin NATO’ya bağlı olması, sıradan bir iş, küçük bir ayrıntı değildir. Açıktan NATO’dan çıkmanın propaganda edilmesi olmadan, bu SADAT vb. deşifresi başarılı olamaz. Mesele Soylu’nun saldırganlığı, mesele çetelerin saldırganlığı ile sınırlı bir mesele değildir. Soylu, kaybettiği pozisyonu tutabilmek için, Erdoğan’dan daha fazla Erdoğancı olmak zorundadır. Ama bu saldırganlık, sadece Soylu ve Akar çetelerinin işi değildir, bu saldırganlık, TC devletinin organize işidir ve ardında NATO vardır.

Erdoğan’ın SADAT ile bağlarını inkâr etmesi, biraz da bu nedenledir. Çünkü, daha başka çeteler de vardır. Bunlara çete derken, bunların devlet dışında oldukları sonucu çıkmasın, tersine, devletin içindedirler ve aynı zamanda NATO’ya bağlıdırlar. Yoksa Topal Osman çetesi dediğimizde de, devletin dışında bir şey söylemiş olmuyoruz. O da devletin içindeydi. Tasfiye edilirken, Topal Osman, devletin izni olmadan bir şey yapmadığını söylemiştir.

Sedat Peker, değişen koşullarda gayrinizami harp metotlarına, bizzat yaptıklarını anlatarak, örnekler sunmuştur. Bu örnekler, bugün daha yaygın biçimde devreye sokulacaktır. Bu işin içinde IŞİD çeteleri de, TC devletinin gayrinizami unsurları olarak vardır, tarikatlar da vardır.

Bu durumda Erdoğan’ın, SADAT’ı bilmiyorum demesi, bağlarını inkâr etmesi, çok büyük bir anlam ifade etmeyebilir. Çünkü, başka kullanılabilecek unsurları da vardır.

Tüm bunlar gösteriyor ki, ülkenin geleceği, devlet içindeki çatışmalardan çıkmayacaktır, hiçbir zaman çıkmaz. Gelecek, işçi ve emekçilerin ellerinin ürünü, sosyalist devrimin sonucu olarak yaratılabilir.

İşçi ve emekçiler, bugün, bir direniş çizgisi geliştirmektedir. Bu direniş çizgisi, elbette dereler gibi akıp gelişmeyecektir. Birçok engeli aşmak zorundadır. Bu engelleri aşmak, direnişi daha da geliştirmekle, yaymakla ve örgütlemekle mümkündür.

Ülkenin gerçek gündemi, bir devrimdir.

Sosyalist devrim, toprağın, havanın, suyun, insanımızın, işçi ve emekçilerin temel ihtiyacı, ilacıdır.

İsyan, her türlü korkuyu yenmenin, özgürleşmenin, insanlaşmanın, güzelleşmenin, hastalıklı hâlden çıkmanın tek yoludur.

Onların meclisi, onların sarayları, onları tankları, topları varsa, işçi ve emekçilerin üretimden gelen gücü, hayatı üretmenin verdiği gücü vardır. Mesele bu gücün bilincinde olmaktan geçmektedir.

Soru, “ben ne yapabilirim” değildir. Sen, önce tek başına varlık olmaktan çıkmak zorundasın. Sen, biz olmak zorundasın, örgütlenmek ve savaşçı hâline gelmek zorundasın. Bunu yapman gerekir. Bunu yapmak, sınıfını, kendini de tanımanın yoludur.

Korkuyorlar.

Erdoğan korkuyor.

Saray korkuyor, her odasına bu korku sinmiştir.

Beşli çeteler, tekeller korkuyor.

Egemenler korkuyorlar. Çünkü cennetlerini kaybetme riski ile karşı karşıyadırlar.

Korktukları için daha da saldırgan oluyorlar. Ağızlarından çıkan tehditler, korkunun yarattığı salyalardır.

Biz devrimcilerin, biz işçilerin, insanım diyen herkesin görevi, görevimiz, korkularını gerçekleştirmektir. İşçi ve emekçilerin önündeki alternatif budur, iktidara gözümüzü dikmemiz gerekir.

Sosyalist devrim, hem olanaklıdır hem de zorunludur, gereklidir. Bu bilinçle sürece bakmamız, böyle çalışmamız, küreklere bu enerji ile sarılmamız, örgütlenme ve direnişi geliştirme irademizi bunun üzerine kurmamız gerekir.

Kazanacağımız bir dünyadır, özgürlüğümüzdür. Kaybedeceğimiz ise kölece bağlarımızdır, sefil yaşam koşullarımızdır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here