Sokaklar mı dediniz? İstanbul’a kayyum mu?

Sokaklardan mı söz ediyorsunuz?

Sokağa çıkmaktan mı söz ediyorsunuz?

Stop!

Önce bir durun.

O kadar da değil.

Haydi seçim falan filan derken, siz zaman verip siz tartışabilirsiniz.

Hani, elektrik zammı, doğalgaz zammı falan derken, siz tartışıp durabilirsiniz.

Hani, MEB’e mi gideceksiniz, TÜİK’in kapısına mı zincir vuracaksınız derken, siz tartışabilirsiniz.

Ama sokaklar denildi mi, bir kere durun beyler!

Yutkunun!

Şöyle bir kâbuslarınızı hatırlayın beyler!

Bir nefes alın.

İşin öznesini konuşmadan, cümleler kurmayın beyler!

Cennetinizden bakıp, cehennemdekilere ayar vermeye çalışmayın. Cennetinizin üzerine yükseldiği şey, işçilerin, emekçilerin cehennemidir. Bize, cehennemde yaşayanlara, “sizi yakarım” diyerek korku salınamaz.

Sokaklardan söz ediyorsanız, işçilerden, emekçilerden, öğrencilerden, kadınlardan, gençlerden, kısacası direnenlerden söz ediyorsunuz demektir. Mesela Gezi’de sokaklara çıkanlardan, mesela Boğaziçi Direnişi’nden, mesela kadınların eylemlerinden, mesela fabrikalardan sokaklara bakmaya başlayan işçilerden söz ediyorsunuz.

Öyle ise, içinde bunlar olmadan, konuşmayın.

Erdoğan, Bahçeli, Kılıçdaroğlu, Akşener, Babacan, Davutoğlu, hepsi, sokaklar üzerine konuşmaya başladılar.

Önce Erdoğan buyurdu: “Sokağa çıkmaktan söz ediyorlar” dedi. Kimi kastetti bilen yok. Sonra da, siz “15 Temmuz’u unuttunuz mu” diye sordu. Okuyucu bizi affetsin, tam Erdoğan’ın sözlerini birebir buraya alıntılamadık. Umursamıyoruz da. Bu manada şeyler söyledi.

Kılıçdaroğlu şaşırdı.

“Biz sokağa çıkmaktan söz etmiyoruz ki” dedi.

Derler ya, derdini anlatırken suçunu itiraf etmek diye, işte tam da budur.

Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın söylediklerini, “devletin uyarısı” olarak alıyor. Devlet uyarınca, Kılıçdaroğlu, hizaya geçer. Bu nedenle, hemen yanıt veriyor: Biz sokağa çıkmaktan söz etmiyoruz. Tersine, insanlara sokağa çıkma diyoruz. Bak Mersin’de miting yaptık, yapmasaydık, bu devrimciler, kitleleri alıp radikal eylemler organize edecekti. Bunu önledik. Hem, orada miting yapma dediniz, orada yapmadık. Burada yap dediniz burada yaptık. Biz, kitleleri sokağa çağırmadık.

İşte biz de bunu anlatmaya çalışıyorduk.

Kılıçdaroğlu, CHP, işçi sınıfının, kitlelerin eylemlerinin önünü kesmekle meşguldür. Bizim söylediğimiz budur. Görevi, işçi sınıfı ve kitlelerde birikmiş tepkiyi eve hapsetmek, söndürmek, düzenin sınırları içine çekmektir. Bu nedenle, Kılıçdaroğlu da dahil tüm muhalefet, devletçi muhalefettir. Bu nedenle, sadece ve sadece, ipe sapa gelmez konularda Erdoğan’ı eleştirirler, ciddi konularda ise, tereddütsüz Erdoğan’ı, Saray Rejimi’ni desteklerler. Mesela, dokunulmazlıklar, mesela hileli seçimlerin meşrulaştırılması, mesela seçilmemiş Erdoğan’ın seçilmiş gibi kabul edilmesi, mesela dış politika, mesela Suriye işgali vb.

İşte Kılıçdaroğlu, bu resmi, itiraf etmiştir. Ben, diyor, hiçbir zaman kitleleri sokağa çağırmadım. Ben, diyor, sadece ve sadece seçimlerde gidin oy kullanın dedim.

Şimdi, Erdoğan, zaten bunu biliyor. Kılıçdaroğlu’nun Saray Rejimi’ne ve devlete bağlılığını biliyor. Peki, neden Kılıçdaroğlu, sanki bir suç imiş gibi, sokağa çıkma eylemlerini 15 Temmuz ile tehdit eden Erdoğan’a karşı savunmaya geçiyor?

Sorudur.

Tüm CHP gençliğini, bu soru üzerine düşünmeye davet ediyoruz.

Seçimler ve parlamenter sistem konusunda akıl almaz hayallere düşmüş olan tüm solcuları, bu soru üzerine düşünmeye davet ediyorum.

Madem, ülkede sokak eylemleri suç değil, madem gösteri yapmak için izin almak gerekmiyor, madem bu anayasal bir hak, o hâlde Kılıçdaroğlu, neden “zaten ben böyle bir şey yapmadım, kimseyi sokak eylemlerine çağırmadım” diye savunma yapıyor?

Erdoğan biliyor ki, Kılıçdaroğlu, TÜİK’in kapısına temsilen gitti, kendi örgütlerini bile çağırmadı. MEB kapısına neredeyse duyurmadan gitti, haksızlığa uğramış öğretmenleri bile çağırmadı. Sadece öğretmenler için bir web sitesi kurdu. Sanki öğretmenler böyle bir site kuramıyor ve sanki bu yolla torpil, haksız atamalar vb. çözülecekmiş gibi.

O hâlde, Erdoğan konuşunca, Saray Rejimi devreye girince, neden Kılıçdaroğlu savunmaya geçiyor?

Sadece Kılıçdaroğlu mu?

Hepsi. Tüm muhalefet, tam kadro savunmaya geçiyor.

Babacan, Akşener, Davutoğlu ve diğerleri, “biz kimseyi sokağa çağırmadık” diyorlar.

Neden?

İnsanları sokağa çağırmak, miting yapmak, siyasal propaganda yapmak, suç mudur? Değil ise neden bu savunmayı yapıyorlar?

Atasagun, pardon Bahçeli, devreye girdi. El yükseltti. “bak sen” der gibi, “kitleleri bir de sokağa mı çağıracaktınız” diye sorar gibi.

Eğer siz, “sokağa davet etmeyin, 15 Temmuz’u ne çabuk unuttunuz” tehdidine, aaaa, biz öyle bir şey yapmadık, yapmayız vb. diye yanıt verirseniz, işte o zaman Atasagun-Bahçeli çıkıp, size “bir de kitleleri sokağa mı çağıracaktınız” diye sorar.

Eğer siz, “sokağa çağırmadık” derseniz, o zaman Atasagun-Bahçeli ikilisinin, atasözleri ve deyimlerden oluşan nutkunu dinlemek zorunda kalırsınız.

Saray Rejimi’ne önerimizdir. Alın siz bu muhalif liderleri, sizin olsunlar, onları bir odaya toplayın, karşılarına Bahçeli’yi, Bahçeli’nin arkasına Atasagun’u koyun, Bahçeli onlara, bir hafta boyunca atasözleri ve deyimler söylesin, onlar da bu atasözleri ve deyimleri tek ayak üstünde dinlesinler. Uyumak yasak olsun. Dinlemek mecburi. Sonra, onları tek tek sınava, sözlü mülakata çekin. Böylece, kimin muhalefet görevi ile görevlendirileceğine karar verirsiniz. Bahçeli’nin sözlerini sonuna kadar dinlemeyip uyuyanları, önce Erbaş’a havale edin, Erbaş onları bir güzel okuyup üflesin. Yine de olmadı ise, o zaman bunları Ağar ve Soylu ikilisine havale edin, biri uyuşturucu partisi yapsın, öbürü de sigorta poliçesi hazırlasın. Tam olur.

Öyle Saray’da hahamları toplayıp Arvit duası okumak ile bu iş çözülmez.

* * *

Bir de İstanbul’a kayyum meselesi var.

Erdoğan, Soylu’nun önerisine sarılmış gibidir. Soylu, İçişleri Bakanı olarak, İstanbul Büyükşehir Belediyesi kadrosu içinde terörist avına çıktı.

Aynı Soylu, ülkede 160 terörist kaldı demişti. Rakam 160 değil ise okurdan özür dileriz, bu civardaydı. Bakmak gereği bile duymuyoruz. Siz okuyuculara saygısızlığımızdan değil, ciddi olmadığındandır. 160 terörist, ülke içinde hepsi bu kadar. Ama sadece Boğaziçi’ndekiler daha fazla değil miydi? Ya şimdi İBB’de, 400’den fazlası ne geziyor?

“İltisaklı” diyorlar.

Yeni hukuk, yeni kavramlar da yaratıyor.

Savaş hukuku çerçevesinde yeni kavram, moda kavram “iltisaklı”.

Öyle suçların kişiselliği vb. ortada yok. Ne Roma Hukuku var, ne Batı hukuku, ne TC anayasası. Onların hepsi rafta. Olağanüstü dönem Saray Rejimi’ni getirdi ise, demek ki savaş hukuku da devreye sokulacaktır. Dün, Kürtlere karşı uygulanan savaş hukuku, bugün tüm ülke çapında etkindir.

Sevmediğin birisi varsa, onu “terörist” ilan edersin.

Artık, ülkemizde “terörist” ilan edilmeyen kişi, utanılacak kadar sessiz, utanılacak kadar işbirlikçi, utanılacak kadar “Saray iltisaklı” demektir. Artık “terörist”, bir anlamda onur madalyası almak gibidir.

Terörist tutmuyorsa, o zaman “iltisaklı” dersin.

“PKK’ye terör örgütü” demiyor musun, öyle ise sen de “terörle iltisaklı”sın. Bu kadar açık, bu kadar net. Buna iç savaş hukuku ya da savaş hukuku denir.

Kürtlerin belediyelerine kayyum atarlarken ses çıkarmayan kim ise, sıra mutlaka ona da gelir.

Şimdi sıra İstanbul’dadır.

İstanbul’a kayyum mu atanacak?

Kılıçdaroğlu, emrediyor, dosyalarınızı açın, ne istiyorlarsa verin.

İyi ama hangi hukuka göre?

Kılıçdaroğlu, açıkça söylemelidir, bu savaş hukukudur ve savaş hukuku bunu gerektiriyor. Kılıçdaroğlu’nun ve CHP’nin kendi kadrolarına bile sahip çıkmayacağını hep birlikte göreceğiz.

Ona göre, “kayyum atayamazlar.”

Bahçeli, İmamoğlu’nun yargılanması yetmez, hapsedilmeli, görevinden alınmalıdır, diyor. Niye? Bahçeli ve Atasagun, İBB’den gelen ranttan pay mı alacaklar?

* * *

Bir olay daha var. Üçüncüsüdür. Bu biraz daha farklı bir yerden. Foreign Affairs’ten. Foreign Affairs Kasım-Aralık 2021 sayısından.

Bir Türkiye vatandaşı, Foreign Affairs’in Kasım- Aralık 2021 sayısında bir makale yazdı. İsmi Soner Çağaptay’dır. Washington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü’nde görevli analisttir Soner Çağaptay. Kaynak veriyoruz, zira okunması gereken bir yazıdır. İlginç bir yazıdır. Yazının başlığı “Erdoğan’s End Game” şeklindedir.

Foreign Affairs, ABD’nin dış politika dergisidir. Dergi, ABD devlet politikalarını yansıtıyor. CIA mı, yoksa Pentagon mu sahibidir bilmiyoruz. Ama çok da önemli değil. Kısacası bu dergide her makale yayınlanmıyor ya da herkesin her makalesi yayınlanmıyor. Muhtemelen sipariş üzerine makaleler yazılıyor.

Soner Çağaptay’ın makalesinin ana konusu, Erdoğan’ın, iç kargaşa olmadan iktidarı nasıl teslim edebileceği üzerinedir.

Çağaptay’ın ulaştığı, dile getirdiği öneri şöyledir:

Muhalefet -yani bununla “Millet İttifakı” kastediliyor olmalı-, Erdoğan’a yargılanmama garantisi vermelidir. Bu garanti yetmez. Erdoğan ile gelecek olan yeni yönetim arasında TC ordusu arabulucu, bir çeşit garantör olmalıdır.

Böylece, iç savaş çıkmadan, büyük olaylar yaşanmadan Erdoğan, bu garanti ile, bir seçim ile çekilebilir. Garanti, yargılanmama garantisi, aynı zamanda Erdoğan ile birlikte tüm ailesine de verilmelidir.

Şimdi, bu üç olayı, üç gelişmeyi birlikte ele almayı öneriyoruz.

Çünkü, Saray Rejimi çözülmektedir. Ve TC devleti, arkasındaki emperyalist efendileri ile birlikte, bu duruma bir çözüm üretme arayışındadır.

İki yol ortaya koyuyorlar.

İlki, Saray Rejimi’nin restore edilerek, güçlendirilerek devamıdır. Bunun Erdoğan ile veya onsuz olması mümkündür ve ayrı bir tartışma konusudur.

İkincisi ise parlamenter sisteme dönüştür. Bunun da bir geçiş aşaması ile yapılması, önce birisinin Erdoğan yerine cumhurbaşkanı olması, sonra da parlamenter sisteme dönüş için bir plan açıklaması, böylece, düzenin sağlanması öngörülüyor.

Aslında bu iki alternatif, gerçekte iki ayrı alternatif de değildir. Daha çok, emperyalist efendilerin kavgalarının yansımasıdır.

Emperyalist efendilerin kavgası dedik mi, paylaşım savaşımından söz ediyoruz. Türkiye bu paylaşım savaşımının alanlarından biridir. Daha iyi ifade etmek istersek, paylaşım savaşımının yoğunlaştığı, Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu alanının içinde yer alan bir ülkedir.

Ekonomisine AB, siyasal alanına ABD’nin hakim olduğu Türkiye’de, ABD ile AB arasında bir pazarlık da sürmektedir.

ABD, hegemonyasını kaybetmektedir. ABD’nin, İkinci Dünya Savaşı sonrasında tam olarak oturtulan, emperyalist cephe üzerindeki hegemonyası, SSCB çözüldükten sonra, hızla çözülmektedir. Bu durumu durdurmak için ABD, TC devletini bölgede tetikçi olarak kullanmaya karar vermiştir. Saray Rejimi, bu politika ile yakından ilişkilidir. Olağanüstü bir devlet örgütlenmesi olarak Saray Rejimi, elbette tekellerin, yerli ve uluslararası sermayenin devleti olma özelliğini kaybetmemiştir. Ama Saray Rejimi, aynı zamanda Kürt devrimine karşı ve içeride de Gezi ile gelişen direnişe karşı organize edilmiştir. Bu nedenle, bugün, sürdürülmesi oldukça zor bir hâl almıştır. Sürdürülmesindeki zorluklar, kendiliğinden yıkılacağı anlamına gelmez elbette.

AB ise, Erdoğan ile oturtulan Saray Rejimi’nden zarar görmeye başlamıştır. Bu süreçte Suriye savaşı ve ABD ile artan savaş etkili olmuştur. Bugün AB, dün desteklediği Saray Rejimi’nden kurtulmak istemektedir.

ABD ile AB arasında, Türkiye üzerinde, başka alanları da kapsayacak şekilde bir pazarlık vardır.

ABD, hâlâ bir tetikçiye ihtiyaç duymaktadır ve doğrusu bunun için Erdoğan hâlâ kullanışlıdır. Ama Erdoğan, eskisi kadar güçlü değildir. AB için ise istikrarlı bir alan ihtiyacı öndedir. Ekonomi buna bağlıdır. Savaş ekonomisinden ne kadar pay alırsa alsın AB, başka çözümler peşindedir.

Bu pazarlık, görüldüğü kadarı ile, oldukça şiddetli sürmektedir.

Barlas’a yazdırılan makale, 150’likler makalesi, çok eski değildir. Barlas, buradan geri adım atmak istedi ise de, Nagehan Alçı, bu makaleye sahip çıkmıştır. 150’likler, gerçekte ABD’nin AB’ye tehdididir. “Uzlaşalım, yoksa 150 kişiyi yasaklı ilan ettiririm” tehdididir bu.

Bu tehdide karşı, AB, sokaklardan gelme ihtimali olan tehdidi masaya sürmüş gibidir. Kapının arkasında elbette. Biz bunu duymadık bile. Ama, bu tehdit, Kaldıraç’ın önceki sayılarında dile getirilmiştir. Belli edilmiştir.

Şimdi ABD cephesi, bu üç olayla, üç hamle yapmıştır.

1- İBB soruşturması başlatılmıştır. Bu soruşturma, 150’likler listesinin ciddiyetini anlatmak içindir. Arkası getirilecektir. Böylece ABD, “bak biz ciddiyiz” demektedir.

Aslında, İBB saldırısı, uydurma bir saldırıdır. Bu biliniyor. Böylesi bir saldırının İmamoğlu’nu yükselteceği de kesindir. Ama saldırı sadece bu kadarla sınırlı değildir. Bahçeli çetesi, bu nedenle, daha şiddetli bir saldırıdan yanadır. Soylu, belki Erdoğan’ın yerine geçemeyecek. Ama yine de İmamoğlu’na saldırı ile, ciddi bir tehdit devreye sokulmuştur.

Bahçeli-Soylu-Atasagun ekibi, bu yolla, ABD’ye, biz bu hamleyi gördük ve destekliyoruz, diyorlar.

2- İkinci ABD hamlesi, Saray’dan yükselen, 15 Temmuz tehdidi ile bağlanan “sokaklardan uzak durun” açıklamasıdır.

Aslında CHP’nin ya da burjuva muhalefetin bu konuda açık bir tutumu var. Onlar, işçi ve emekçileri sokaklardan uzak tutmak, eylemden, direnişten uzak tutmak istiyorlar. CHP, hiçbir direnişe destek bile vermemektedir. Tersine, ancak kamuoyu tarafından çok alkışlanan eylemlere, zaten karanlığı yarıp, basına rağmen kitleselleşen eylemlere ilişkin açıklamalar yapmaktadır. Bu açıklamalar, sürekli olarak, eve dönün çağrısı şeklindedir.

Ama ABD, Erdoğan’ın ağzından, AB tarafını tehdit etmektedir. 15 Temmuz örneği boşuna değildir.

Erdoğan, 15 Temmuz’u unuttunuz mu derken, aslında, kendi suçunu da itiraf etmektedir. 15 Temmuz, açıklamalara göre bir FETÖ darbesi idi. Biz ise 15 Temmuz’a “Allah’ın bir lütfu” diyen Erdoğan’ın aktif rol aldığı bir tiyatro oyunu olduğunu söylüyoruz. Kanlı bir tiyatro oyunu. Boğaz Köprüsü’nün tek yönünü keserek başlayan bir darbe başka ne olabilir ki? Bizzat devlet tarafından tasdik edilen Gülen Hareketi’nin, devletçe verilen bir isim ile FETÖ olarak ilan edilmesi, bu oyunun ne kadar pespaye bir oyun olduğunu açıklar.

Şimdi Erdoğan, “sokağa çıkmak” ve 15 Temmuz’u bir araya getirmiştir. Sokağa çıkana, 15 Temmuz’daki gibi kanla saldırırız, demek istemektedir.

Kılıçdaroğlu, muhalefet, bu tehdide katılmışlardır. Sokağa çıkmayı “yasadışı” ilan etmişlerdir. Böylece Saray Rejimi tarafından korkutulan halk, bu korkuları dikkate almaz hâle gelince, Kılıçdaroğlu ve muhalefet, bu korkuları beslemek istemiştir. Bu, işin bir yönüdür. Yani, halk, polis copundan, işkenceden, sokak eylemlerine saldırılardan, tutuklanmalardan vb. korkutulduğu hâlde eylemlere, direnişlere devam etmekte iken, Kılıçdaroğlu ve muhalefet, bu korkuların ciddi olduğunu ilan etmişlerdir. Saray yolu ile devletin saldırısı korkusu etkisini yitirmeye yüz tutunca, bu kez “muhalefet” de aynı korkuları artırmak istemektedir.

Erdoğan’ın “daha dur, bunlar iyi günleriniz” dediği Akşener, aynı biçimde geri adım atarak, halkın evinde kalmasını salık vermektedir.

Ama bu tehditler, aynı zamanda, AB’ye de tehdittir. Öyle seçim yolu ile iktidar devrinin garanti olmayacağını hatırlatmaktadırlar.

3- Çağaptay’ın “senaryosu”, meseleyi, biraz daha açmıştır.

ABD, AB’ye şunları söylüyor:

– Erdoğan’ın bir suçlu olduğunu kabul ediyoruz.

– Ama yargılanmamalıdır. Ailesine garanti verilmelidir.

– Bu garantinin kurumu ordu olmalıdır. Ordu, NATO vb. mekanizmalarla ABD emrindedir. Böylece, bir uzlaşma noktası bulabiliriz, demektedir.

Bu, elbette Erdoğan için çok da iyi bir durum değildir.

Erdoğan, hem suçlu ilan edilmekte hem de feda edilmektedir.

Geriye, bu pazarlığın açıklanmayan bölümü kalıyor.

Öyle ya, ABD, Saray Rejimi’nden vazgeçmek istemez. Bunu sürdürmek için, tüm egemenlerin ortak kararı ile, yeni bir yol arayışındadır.

Ordu bu sürecin garantörü olacaksa, belki de Akar, yeni aday olarak pazarlık masasındadır.

Çağaptay, bu konulara girmiyor.

Çağaptay aracılığı ile ABD, tüm taraflara, açıkça bir teklif sunuyor. Hem AB’ye ve esas olarak AB’ye, hem içerideki burjuva muhalefete, TÜSİAD’a, hem de Erdoğan’a. Böylece tümü, bu teklif üzerinde tartışmaya başlayacaktır.

– Bu arada ABD, Erdoğan’ı, kendine bağlı bir yerde saklamayacağını, en azından bu teklif çerçevesinde de beyan etmektedir.

Varsayalım ki, böyle anlaştılar. Erdoğan’ın yargılanmayacağı garantisi, çok da işe yarar değildir. Erdoğan da bunu bilecek durumdadır. Doğrusu bu teklif çerçevesinde ABD’nin Erdoğan’ın geleceği ile çok da ilgili olmadığı açıktır.

Demek oluyor ki, ABD, AB’ye şu teklifi yapmaktadır:

(a) Saray Rejimi devam etsin.

(b) Bu Erdoğan’sız olsun. Erdoğan’a ve ailesine yargılanmama garantisi verin ama şimdilik, sonra yargılarsınız.

(c) TC devletinin tetikçi rolü sürdürülsün.

Bunun anlamı açıktır.

Suriye’de ortaya konan savaş pratiği, Libya’da devreye sokulan savaş pratiği, başka ülkelerde de devam edecek. Artık, bu başka ülkeler İran mı olacak, yoksa başka bir yer mi, Rusya’ya karşı hamleler olacağı kesin denilebilir.

Yoksa, ne olur?

AB bu teklifi olumlu bulmazsa, elbette ABD, Türkiye’yi AB’ye karşı kullanacaktır. Nasıl bilmiyoruz ama, başka türlü pazarlık yapılmayacağını bilebiliyoruz.

Tam bu noktada, Katar’ın F-16’larının Türkiye’de üslenmesinin anlamı üzerinde de düşünmek gerekir. Bu uçaklar, kime karşı saldırıda kullanılacak?

Demek ki, savaş ekonomisi devam edecek.

Savaş ekonomisi demek, aynı zamanda, rant ve yağmanın devamı demektir. Başka türlüsü olmaz. Ülkemizde yağma ve rant ekonomisi, savaş ekonomisinden önce başladı. Savaş ekonomisi, Suriye savaşını da içine alınca, hem büyüdü hem de rant ve yağmayı da büyüttü. Bu üç yön, yağma, rant ve savaş, birbirine bağlı büyür hâle geldi. Bu, yerli ve uluslararası tekeller için büyük kâr kaynakları demektir.

2008 yılından bu yana, 2 trilyon dolarlık bir varlık, Türkiye ekonomisinden emperyalist metropollere aktarılmıştır. Uluslararası kapitalizmin krizi açısından bu önemli bir rakamdır. Bu açıdan uluslararası sermaye için Saray Rejimi, kaybedilmesine kolayca göz yumulmayacak bir varlıktır. 2 trilyon dolar kaynak alındıktan sonra, Türkiye’nin yeniden sistem içinde kalabilecek büyüklükte yaşaması da önemlidir. Ama bu konuda sorun var: ABD ve AB, dünya kapitalist sisteminin iki önemli gücü, bunlara İngiltere ve Japonya’yı da ekleyin, bu konuda aynı yoldan ilerleme fikrine sahip değildirler.

Emperyalist merkezlerin bu konudaki fikir ayrılığı unutuldu mu, olup biteni anlamak zorlaşacaktır.

Şevki Yılmaz’ın, “700 ton altını satın savun”, bu altını ne yapacaksınız, bunu satarak seçimi alın, demesi, aslında, hem sıkışmışlığı göstermektedir hem de aktörlerin ellerindeki araçları ortaya koymaktadır. Paylaşım savaşımı o denli şiddetlenmiş gibidir.

İşte bu noktada, biz, işçi sınıfının çözümünü tartışmak durumundayız.

Buraya kadarki tablo, aslında egemenlerin arasındaki kavganın, farklı kesitlerdeki yansımalarıdır. Fakat, işçi sınıfının kendi kurtuluş yolu da vardır.

1

İşçi sınıfı, bölgemizdeki tüm direnen halkların, tüm direnen işçi ve emekçilerin bir parçasıdır, öyle olmalıdır.

İşçi sınıfı, emperyalist güçler ve daha genel bir söylemle, egemenler arasındaki savaşta, hiçbirinden yana tutum alamaz, almamalıdır. Bunu önermek, körlük değilse, ihanettir, işçi sınıfının davasına, halkların direnişine ihanettir.

Saray Rejimi kötü, öyle ise parlamenter sistemden yana tutum alalım demek, körlüktür. Bilerek veya bilmeyerek, işçi sınıfını, burjuva devletin kuyruğuna takmaktır.

Saray Rejimi’ni güçlendirmek için, restorasyon için yapılan çabalar ile parlamenter sisteme dönüş için ortaya konan “seçim sandık” yolu, aslında birbirinden farklı yollar değildir. Egemenler için mesele, düzenlerini ayakta tutmaktır. Ama işçi sınıfı için mesele, düzeni yıkmak, Saray Rejimi ile başlayarak tüm burjuva devlet çarkını dağıtmaktır.

İşçi sınıfı, şu emperyalist merkezde kotarılan çözüme karşı, diğer emperyalist merkezde kotarılan çözümü destekleyemez. Bu kendini inkâr etmek, baştan teslim olmak demektir. İşçi sınıfı ve emekçiler için, emperyalist merkezlerin tümünün kovulması, sadece ülkeden değil, tüm bölgeden kovulması temeldir.

Burjuva egemenlik bize Saray Rejimi şeklinde veya parlamenter sistem şeklinde sunulduğunda, bizim birini tercih etmemiz söz konusu olamaz. Her ikisini de reddetmek gerekir. Her ikisi de sonuçta aynı kapıya çıkar.

Emperyalist boyunduruğun ipinin hangi emperyalist gücün elinde olacağına bakarak bir seçim yapmak, bunu önermek, işçi ve emekçilerin mücadelesine, bugün sürmekte olan direnişe ihanettir.

2

İşçi sınıfının bugün sürmekte olan direnişi vardır. Bu direniş, Gezi ile bir yol almıştır. Bu direniş, toplumun tüm kesimlerinde yankılanmaktadır. Kadınların direnişi bunun bir parçasıdır. Gençlerin direnişi bunun bir parçasıdır. Ekolojik direniş diye isimlendirilen, yağma-rant ve savaş ekonomisine karşı gelişen direniş bunun bir parçasıdır.

Evet, denilebilir ki, direniş güçleri yeterince örgütlü değildir.

Bu doğrudur. Diyelim ki, savaş bizi yeterince örgütlü olmadığımız bir anda yakaladı, bu durumda, kazanma ihtimali olsun diye, egemenlerden birini mi destekleyeceğiz? Bunu reddediyoruz.

İşçi sınıfı ve emekçilerin kendi ayakları üzerinde mücadeleye atılması, onurlu olan tek çizgidir, tek çıkış yoludur.

Kaldı ki, Kürt devrimi başta olmak üzere, bölgemizde direniş devam etmektedir. Her birinin kendine has sorunları vardır. Bunu biliyoruz. İyi ama bu durum bizim direniş çizgisinden vazgeçmemiz için bir bahane olabilir mi? Bunu reddediyoruz.

Sorun, direnişin yeterince güçlü olmamasındadır. Kabul.

Demek ki, direnişi büyütecek, onu sağlam bir örgütlülüğe oturtacak bir devrimci hat çizmemiz gerekir. Yoksa var olan egemen güçlerden birinin yedeği olmamız gerekmiyor.

Direniş yeterince güçlü, yeteri kadar örgütlü değil dediniz mi, demek ki siz, bunu istiyorsunuz, direnişin daha güçlü, daha örgütlü olmasını istiyorsunuz. Bu demek ise, demek ki, örgütlenme ve daha militanca bir mücadele sizin de çözüm yolunuzdur.

Kimseye, bugüne kadar hiçbir devrimci, mücadelenin kolay olacağını, iktidarı almanın çantada keklik olduğunu söylememiştir. Elbette zor olacaktır. Bunca katliamın yaşandığı, bunca ihanetin yaşandığı bu topraklarda kolay zafer yoktur, olmayacaktır.

Bugün devrimcilerin görevi, direnişe odaklanmaktır.

Direnişi örgütlemek, bunun için yollar bulmak, geliştirmek ve her açıdan, her türlü mücadeleye yatkın sağlam bir örgütlülük geliştirmek gereklidir. Bu ertelenemez, önüne başka aşamalar konulamaz bir görevdir.

Bize göre bunun yolu, Birleşik Emek Cephesi’dir.

Birleşik emek cephesi, kimsenin, hiçbir grubun kendi örgütlenmesini geliştirmesinin, sağlamlaştırmasının önünde engel de değildir. Birleşik emek cephesi bakışı içinde küçük veya önemsiz direniş yoktur. Her alanda, yaşamın her cephesinde, mücadeleyi geliştirmenin yolu budur.

Bu konuda sakin, açık ve kararlı olmak gerekir.

Yolu belirlemenin kararlılığı, sakinliği, mücadelenin gereklerini yerine getirmek için de bir olanaktır.

Bakışımızı bu noktaya, direnişe ve direnişin büyütülmesine çevirmek gereklidir.

Onlar sokaklar üzerine tuhaf tartışmalar yürütüyorlar. İşçi ve emekçilerin direnişi üzerinden, sanki bu direnişin sahipleri onlarmış gibi birbirlerini tehdit ediyorlar.

Oysa bu direnişin öznesi, devrimci işçi ve emekçilerdir. İşçi ve emekçilerin devrim saflarında birleşmesi, işçi sınıfının devrimci bir güç olarak, hayatı üretenin kendisi olduğunun bilincinde bir sınıf olarak sahneye çıkması demektir.

Sokakların sahibi biziz.

Sokakların sahibi, direnenlerdir.

Sokakların sahibi, işçilerdir, kadınlardır, gençlerdir.

Savaş naralarının egemenlerin cephesinden her gün yükseldiği, işçi ve emekçilerin açlıkla, işsizlikle karşı karşıya olduğu, işçi sınıfının esir tutulmaya çalışıldığı bugünkü koşullarda, sandık ve seçim mavalları ile kitleleri evlerinde durmaya, sokaktan uzak tutmaya çalışmak boşunadır. İşçiler her gün fabrikalarda, işyerlerinde, inşaatlarda ölmektedir. Kadınlar her yerde ölmektedir. Gençler her yerde hapis hayatı içine mahkûm edilmektedir. Bu koşullarda, kitleleri ölümle korkutmak artık sonuna gelmiş bir Saray politikasıdır. Bu politikaya alet olan sendikacılar, “burjuva muhalefet”, basın vb. işçilerin önünde barikat gibi dikilmektedir.

Barikat varsa, üzerine yürümek zorunludur. Barikat varsa, kendi barikatlarını kurmak sadece gerekli değil, zorunludur da. Sokaklar, egemenlerin korku salma alanları değildir, sokaklar, işçilerin, gençlerin, kadınların mücadele ile korkuyu aşma alanlarıdır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here