“Laiklik” “kamusalcılık” “anti-emperyalizm” ya da barikatı cephenin en gerisine kurmak

Biz Saray Rejimi diyoruz.

Kimisi “AK Parti iktidarı” diyor, kimisi “AKP-MHP faşizmi” diyor, kimine göre “Erdoğan diktatörlüğü”dür, kimine göre “tek adam diktatörlüğü”, kimine göre “patrimonyal sultanlık”. Bu tanımların her birinde mutlaka gerçeğin bir parçası var. Ama eğer, durum doğru tespit edilememişse, devlet doğru analiz edilmemişse, işçi sınıfının devrimci mücadelesinin zaferi de zorlaşır. Siyasal iktidara, egemene karşı nasıl mücadele edileceği de karışık hâle gelir.

Bu nedenle siyasal sistemin, devletin, egemen sınıfın örgütlenişinin doğru analiz edilmesi hayatî bir önemdedir.

1

Biz diyoruz ki, Saray Rejimi, modern kapitalist dünyanın burjuva devleti (isteyen burjuva demokrasisi de diyebilir) olan Tekelci Polis Devleti’nin, olağanüstü örgütlenmiş hâlidir.

Demek oluyor ki, önce “tekelci polis devleti” üzerinde durmalıyız. Aynı adı taşıyan bir çalışmamız, Kaldıraç Yayınevi’nden çıkmıştır (1. baskısı 1990 yılında yapılmıştır, 4. baskısı 2007 yılında). O çalışmada, tekelci kapitalizmin devlet örgütlenmesindeki yansımaları, 1917 ve İkinci Dünya Savaşı sonrası burjuva devletin örgütlenişi, egemen sınıfın sınıf savaşlarından öğrenmesi üzerine duruluyor. Ve Marksist hareket içindeki devlet tartışmalarının, faşizm analizleri sonrasında da sürdüğü hatırlanırsa, faşizmin gidip-gelen bir devlet yapısı, devletin faşizm ile burjuva demokrasisi arasında sallanma hâlinin olmadığı vurgulanıyor.

Günümüz burjuva devleti, günümüz burjuva demokrasisi, faşizmin tüm dişlilerini içermiş bir devlet örgütlenmesidir. Tekelci polis devleti, tam da bunu anlatmak içindir. Daha sonrasında bazı dostlarımız bize, “polis” devleti mi demek istiyorsunuz diye sorunca, bunun üzerine de yazdıklarımız olmuştur. “Polis devleti”, aslında devletin sınıfsal niteliğini gizleyen, daha çok “hukukî” bir terim olarak ele alınabilir. Oysa tekelci polis devleti, tam da günümüz burjuva devletinin her zaman tekellere hizmet edeceğinin vurgulanması içindir. Burada polis, aslında bizde ilk akla gelen “asker-polis” ayrımı ile hiç ilgili değildir. Bir yandan, iç savaşa göre devlet örgütlenmesini ifade etmektedir, diğer yandan da sistemin denetleme, gözetleme, manipülasyon mekanizmalarına dikkat çekmektedir.

Sanıyorum ki, detaylı bir açıklama, bu makalenin amacından sapmasına neden olur.

Ama özetle biz, günümüz burjuva devletinin, günümüz burjuva demokrasisinin, mesela Avrupa’nın örnek olarak verilen demokrasilerinin, gerçekte faşizmin dişlilerini içeren bir devlet olduğunu söylüyoruz ve buna tekelci polis devleti diyoruz. Bu anlamda burjuva demokrasisinin kırıntılarının bile, işçi sınıfı sisteme karşı ayaklanmaya başladığında, kapitalizm tekelci niteliği ile tüm özelliklerini ortaya koymaya başladığında, hele hele Ekim Devrimi ile sistem parçalanmaya başladığında, ortadan kalktığını söylüyoruz.

Bugün Ukrayna’ya Rus müdahalesi ortaya çıktığından beri, tüm Avrupa’da ortaya çıkan ırkçılık, ortaya çıkan yasaklamalar (müzisyenlerin işten atılması değil sadece tümü “trajikomik”tir), tüm NATO üyesi ülkelerde birden boy veren Neonazi örgütlenmelerle “kutsal devlet”in ilişkileri, burjuva demokrasisi olarak bize yutturulan şeyin ne olduğunu ortaya koymuştur.

Elbette, her devlet aynı değildir. Her burjuva devlet de aynı değildir. Devlet, egemen sınıfın baskı aygıtıdır ve sınıf savaşımına göre şekil alır. Mesela bizde, Ermeni, Rum, Süryani vb. katliamları bir yana bırakıp, devletin örgütlenmesini açıklamak mümkün müdür? Değildir. Devlet, iki sınıf arasındaki her savaştan etkilenir ve ona uygun örgütlenmeler ortaya çıkarır. Elbette, tüm kapitalist dünyadaki sınıf savaşımından da öğrenir.

Bu nedenle, TC devletinin daha farklı özellikler göstermesi şaşırtıcı değildir. Tekelci polis devleti, Almanya’da, İngiltere’de, Sudan’da, Türkiye’de farklı biçimler ve özellikler alır. Bir kere, sömürge ülkelerdeki devlet ile, emperyalist merkezlerdeki devletler, birçok farklılıklar barındırır.

2

TC devletinin örgütlenişinde, anti-komünizm, halklara düşmanlık ve sömürge olma hâli, en başından beri vardır. Ekim Devrimi’ne karşı, 1917 sonrasında, ileri bir karakol olarak, emperyalist dünyanın ortak karakolu olarak iş görmüştür. Bu durum, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan “dünya düzeni” ve TC devletinin NATO’ya girmesi ile, büsbütün netleşmiştir.

TC devletinin NATO’ya girişi, bugün bazılarının sunduğu gibi “demokrasi” ile bağlantılı bir durum değildir. Tersine NATO’ya girmesi, hem sömürge olma hâlinin katmerlenmesidir hem de TC devletinin genlerine işlemiş olan halklara düşmanlık ve anti-komünizm karakterinin kökleşmesidir. Ülkemizde ortaya çıkan 6-7 Eylül olayları, tam da bir NATO operasyonudur. NATO’ya bağlı her ülkede kurulan kontrgerilla, Gladio gibi örgütlenmeler, Türkiye’de hep çok önde ve etkin olmuştur.

Darbeler, en son 12 Eylül, TC devletinin hem ABD emperyalizminin nasıl bir hareket sahası olduğunu göstermiştir hem de iç savaş örgütü olma özelliğini bir kere daha ortaya koymuştur.

AK Parti, aslında bu sürecin bir parçasıdır.

SSCB’nin çözülmesi sonrasında, normalde NATO’nun dağılması beklenirdi. Öyle olmadı. Çünkü, emperyalist merkezler arasında süren paylaşım savaşımı, ABD hegemonyasını tehdit etmekteydi. Bu nedenle ABD, NATO’yu kullanarak, tüm dünyayı kendi hegemonyası altına almak için kolları sıvadı. Tek dünya devleti, büyük imparatorluk, ABD’ye dış politika lazım mı, gibi vurgular, aslında bu sürecin ürünü idi.

TC devleti, bu çerçevede, ABD adına bir tetikçi olarak yapılandırılmak istendi. Ortadoğu-Balkanlar-Kafkaslar alanında ABD, istediği biçimde bir şekillendirme yaratabilmek ve hegemonyasını sağlamlaştırmak için, birçok adım attı. TC devletinin bölgede tetikçi olarak kullanılması da bunun içindedir.

Bu nedenle AK Parti ve Erdoğan bir ABD projesidir, doğrudur.

Ama bu proje, üç etken altında Saray Rejimi’ne dönüşmüştür. İlki, emperyalist efendiler arasındaki paylaşım savaşımıdır. Dün hepsi NATO ve ABD emrinde olan Batı güçleri, artık, 2000’li yıllarla birlikte, kendi alanlarını genişletmeye başlamıştır. Bu durum, ekonomik ve siyasal olarak TC devletine de yansımıştır. İkincisi, Kürt devriminin direnişidir. Bu direniş, uzun yıllar kırılamamıştır. Dahası, bölgesel bir hâl almıştır. Ve üçüncüsü, Gezi Direnişi ile, kitlelerin 12 Eylül hukuku da dahil, devletle yüzleşmeye başlamasıdır.

İşte Saray Rejimi’ni doğuran, bu olağanüstü koşullardır. Saray Rejimi, aynı zamanda TC devletinin yönetme zorluğu anlamına da gelmektedir. Egemenler, bu zorluğu aşmak için, bir saldırı ortaya koymuşlardır ve bu Saray Rejimi denilen yapının oluşumuna varmıştır.

Saray Rejimi’nde parlamento kâğıt üstünde vardır. Gerçekte parlamento yoktur. Bugün parlamento yasama organı da değildir. Ancak ve ancak, Saray için manevra aracıdır. Saray Rejimi, bazı konuları parlamentoya gönderip, orada bir çeşit oyun sahneye koymaktadır. Denilebilir ki “oyunlar da önemlidir.” Eğer bu kadar ise, evet önemi vardır, ama bu kadar.

Siyasal partiler artık kalmamıştır. Burjuva siyasal partilerden söz ediyoruz. İktidardakiler daha erken kapanmıştır. AK Parti ve MHP yoktur. Bunlar çetelerden ibarettir. Diğer burjuva “muhalif” partiler de aynı yoldadır.

Yargı, tam anlamı ile kolluk kuvvetinin, yürütmenin bir uzantısıdır. Bunu her davada görmek mümkündür ve artık ticari davalar da böyledir.

Böyledir, çünkü Saray Rejimi, yağma-rant ve savaş ekonomisine dayanmaktadır. Yağma ve rantın önceki biçimleri de görülmüştür, ama savaş ekonomisi, nispeten ülkemiz için yenidir. Bu nedenle, yağma-rant ve savaş ekonomisi denilmeden olmaz. Bazı ekonomist dostlarımız bizi affetsin, sadece “yağma ve rant” ekonomisi, durumu anlatmaktan çok ama çok uzaktır. Hele hele, bir tetikçi olarak, TC devletinin Suriye savaşında, Libya’da, Balkanlarda, Kafkaslarda aldığı roller akıllarda iken, bu savaş ekonomisi vurgulanmadan, ekonomi üzerine laf söylenmiş olmaz.

Basın, yürütmenin önemli bir koludur.

Basın ile Diyanet İşleri Başkanlığı arasındaki bağ da iyi kurulmalıdır.

TC devletinin eskiden beri, ırkçı bir milliyetçiliği vardır. Buna İslamî ton, NATO ile eklenmiştir. Komünizme karşı İslam dininin kullanılması, sadece ülkemize de özgü değildir. Zaman zaman, mesela Menderes döneminde de bir Osmanlıcılık ortaya çıkar. Bugünlerde, bu üçü, oldukça ucuz metotlarla, olağanüstü hâl koşullarına uygun olarak birleştirilmektedir. Bu nedenle basın ve Diyanet İşleri, birbirine çok yakın hareket etmektedir.

Son dönemde, Saray Rejimi dini daha etkin kullanmaktadır.

Tarihi boyunca TC devleti, hiçbir zaman “laik” olmamıştır.

Tarihi boyunca TC devletinde hiçbir zaman “demokrasi” olmamıştır.

Kurulduğu andan beri TC devleti, “anti-emperyalist” olmamıştır ve NATO ile, emperyalist efendilerin ileri karakolu olmuştur.

Sanırım, bu özetten sonra bugüne gelebiliriz.

3

Bugün, birçok kişi, ülkenin ana sorununun Erdoğan ve AK Parti iktidarının gitmesi, bundan kurtulunması olduğunu söylemektedir. Doğrusu, kulağa hoş gelmektedir. “Zulmün artsın ki tez zeval bulasın” diyebilen bir boyun eğme mantığının, Erdoğan’ı kişi olarak ele alması şaşırtıcı değildir. Zalimler, zulümleri arttığı için gitmezler, halklar, işçiler isyan ettiği için gitmek zorunda kalırlar. Mesele Erdoğan meselesi olarak ortaya kondu mu, Erdoğan’sız bir Saray Rejimi projesine de kapılar açık hâle getirilir. Evet, Erdoğan’ın, bir “sultan” olarak davranışları vardır. Ama bu, onun bir sultan olmasından gelmiyor, tersine efendilerin Saray Rejimi’ni organize etmesinden geliyor. Erdoğan’ın böylesi bir gücü olduğunu söylemek, siyaset de bilmemek demek olur.

Konuyu daha detaylı ele almalıyız.

Bugün, bir erken veya zamanında seçimle, siyasal iktidarın değiştirilmesinin mümkün olduğu fikrinin, bunun için ise tüm muhalif güçlerin ortak mücadele etmesi gerektiğinin çok sayıda savunucusu var. Elbette, “tüm muhalefet” derken, herkes, belli sınırlar içinde, belli çizgiler içinde, kendine yakın olanlarla ittifak arayışındadır. Yoksa, muhalefet kavramı oldukça geniş kesimleri de içerir, mesela biz de içindeyiz. Devam edelim, demek istediğimiz anlaşılacaktır. Ortaya çıkmaya başlamış, henüz tam şekillenmemiş olsa da ipuçları bir hayli belirginleşmiş ittifaklar var.

Bunlardan en büyüğü, burjuva “muhalefet”tir. Burjuva oldukları net, muhalif oldukları bulanıktır.

Başlangıçta, CHP ve İYİ Parti ilişkisi ile gelişen, İstanbul seçimlerinde solun ve HDP’nin desteği ile bir “kazanım” elde eden bu ittifak, “millet ittifakı”, bugün 6 partili bir ittifaka doğru evriliyor. HDP, ülkenin üçüncü partisi olduğu hâlde, onu ittifaka katmıyorlar, doğrusu HDP de bu ittifaka girmeye hevesli değildir. Parlamenter sisteme dönüş üzerinden bir anlaşmaları var. Buna uygun olarak, bazı ilkeler belirlemeye çalışıyorlar. Bu “ilerlemeyi” de oldukça küçük adımlarla yapıyorlar. Çünkü onlara göre bu muhalefet sırasında, sistem ve devlet zarar görmemelidir. Hatta, onların açık savunusu “devleti kurtarmak”tır.

Bu açıdan, egemenlerin içinde süren, “güçlendirilmiş Saray Rejimi” tartışması, bunlara uzak da değildir. Hatta, olur da bu Saray Rejimi güçlendirilerek devam edemez hâle gelirse diye, parlamenter sistem, bir yedek olarak örgütlenmeye çalışılıyor. Elbette, parlamenter sistemin açık savunucuları da var. Ama tüm denklemi, sisteme ve devlete zarar gelmemesi, kitlelerin açıktan bir isyana yönelmesinin önlenmesi, işçi ve emekçilerin sokaklardan uzak tutulması üzerine kurulu bir “muhalefet”tir bu. Bu hâli ile, Saray Rejimi ile, devlet ile, doğrudan bağlıdırlar da.

Sıradan insanların, “bu nasıl muhalefet”, “neden düzgün muhalefet yapmıyorsunuz” diye tepki gösterdiği şey, gerçekte, bu burjuva muhalefetin, devlete zarar gelmesin, halk sokaklara çıkmasın, isyan gelişmesin korkularının “muhalifliklerini” bastırıyor olmasındandır. Yoksa burjuva anlamda dahi, böyle muhalefet yapılmaz. Sokakta muhalefetten yakınanların hissettiği şey, aslında onların “devleti kurtarmak” üzere hareket etmelerinden, işçi ve emekçileri evlerine hapsetme ihtiyaçlarından gelmektedir.

İkinci bir ittifak, HDP etrafında şekillenmektedir. Elbette burada mesele, çok daha farklıdır. HDP, muhalefetin salt seçimlere dayalı olarak şekillenmemesi gerektiği fikrindedir ki, bu önemli görünmektedir.

Üçüncü ittifak, daha çok HDP ile aynı yerde olmak istemeyen, Sol Parti ile TKP tarafından dillendirilmektedir.

Bizi ilgilendiren, bu yazı çerçevesinde, solun arayışıdır.

Burada, şu ya da bu siyasal görüşün dar anlamda eleştirisi üzerinden gitme niyetinde değiliz.

Ortaya konulmuş bazı ilkeler var. Üç ilke sayılmaktadır; laiklik, kamusalcılık ve anti-emperyalizm. Biz bu “ilkeler” üzerinden bir tartışmayı, bu arada ise, bizim sürece bakışımızı özetlemek istiyoruz.

4

Kanımızca ilk mesele, Saray Rejimi’nin niteliğinin iyi anlaşılmamasından ileri gelen bir karışıklıktır. Bunun üzerinde durmak gerekir.

Saray Rejimi, Erdoğan’ın tercihi değildir, zaten böyle diyen de yok. Erdoğan’a bir ABD projesi olarak bakanlar, bunu söyleyenler, zaten Saray Rejimi’nin bir kişinin tercihi olmadığını da beyan etmiş olurlar.

Bu durumda, Erdoğan gitsin de ne olursa olsun, demek eksik bir yaklaşım olur.

Saray Rejimi, gerçekte, bir isyanla, bir direnişle gitmelidir, öyle de olacaktır.

Bir seçim yapılacağı kesin değildir.

Hele, Ukrayna’ya Rusya operasyonundan sonra, AB’nin ABD’ye boyun eğmesi süreci ortaya çıktığına göre, bundan sonra, ABD isteği olmadan bir seçim olanaklı değildir.

ABD, tüm bu sürece rağmen, Ukrayna sorunu etrafında AB karşısında güç toplamasının bile hegemonyasının çözülmesini önleyemediğini gördüğünde, belki o zaman bir adım geri atabilir. Bu taktiksel bir adım olacaktır kuşkusuz. Zira, ABD, barış içinde hegemonyasının elinden gitmesini kabul etmeyecek, hegemonyasının yok olmasına seyirci kalmayacaktır. Bu, eşyanın tabiatına, egemenlik ilişkilerine, emperyalist hegemonyanın karakterine terstir.

Bu durumda ABD, bir seçime kolaylıkla evet demeyecektir. Derse bile, bu Erdoğan’ın yerine bir başkası geçmesi demektir, Saray Rejimi’nin güçlendirilmesi demektir.

Bu yönde çalışmalar da biliniyor. Birçok aday hazırlanmaktadır. Soylu bunlardan biri idi ve ipi çekilmiştir. Peker, Soylu’yu hedeflerinden uzağa itmiştir.

Son seçim yasasına bakılırsa, Saray Rejimi, 2023 yılının nisan ayını geçecek bir hazırlık içinde gibidir. Bu da TC devletinin kuruluşunun 100. yılının geçilmesi demektir. 100. yıl ile birçok anlaşmanın yerinden oynama ihtimali düşünülürse, aslında ABD başta olmak üzere efendilerin farklı hazırlıkları olma olasılığı güçlüdür.

Seçim ortada yoktur.

Bu nedenle, seçim üzerine kurulu stratejiler, Saray Rejimi’nin karakterini anlamakta eksiklikle bağlantılıdırlar.

Burjuva muhalefet, devleti kurtarma operasyonu çerçevesinde, tüm muhalif güçleri bir seçim çerçevesi içine sokmak istemektedir. Bu aynı zamanda, hem TC devletinin bir devrimle yıkılma olasılığını görüyor olmaları anlamına gelir hem de bunu önlemek için, toplumsal muhalefeti, işçi ve emekçilerin direnişini, Kürt direnişini dar bir sokağa sokma isteğinin ifadesi demektir. Bu, onların isteğidir.

Kaldı ki, bir seçim ile, Saray Rejimi’nin yerine bir “parlamenter demokrasi”nin geçmeyeceği de açıktır. Bu ülkede eğer bir hak kazanılacaksa, eğer bir “demokratik açılım” gerçekleşecekse, bunun direnişten başka yolu yoktur. Bu durumda da, işçi ve emekçilerin, sokaklara, direnişe davet edilmesi esastır.

Cephe buradadır.

Saray Rejimi’ni, bununla birlikte burjuva egemenliği yıkmak mümkündür. Elbette bunun zorlukları vardır. Diğeri ise, zaten çıkışsız bir yoldur, işçi ve emekçilerin yolu değildir, direnenlerin yolu değildir. Öyle ise, zor diye, direniş yolundan vazgeçilemez.

Yani, Erdoğan’dan kurtulmak diye, kısa dönemli bir hedef yoktur, olamaz. Burjuva egemenliği yıkmak bir hedef olarak açıktır. Bunun nesnel olarak olanaklarını görmemek, somut duruma gözlerini kapamaktır. Ne kadar yetersiz olursa olsun gelişmekte olan direniş esas bakılması gereken yerdir.

Bu nedenle biz, Birleşik Emek Cephesi’ni tüm gücümüzle savunmak gerektiğini söylüyoruz. Yoksa, öznel güçlerin yeterli olduğunu iddia etmiyoruz.

Eğer böyle ise, cephe ortadadır. Direniş cephesi açık ve nettir. Sisteme, Saray Rejimi’ne karşı mücadelenin önünde bir aşama yoktur.

5

İşte bu nedenle “laiklik, kamusalcılık ve anti-emperyalistlik”, barikatı cephenin gerisinde, çok gerisinde kurmak anlamına gelmektedir.

Laiklikten başlayalım.

TC devleti, hiçbir zaman, anayasasında yazıyor diye laik olmamıştır. Anayasada yazıyor ama, bu laiklik anlamına gelmiyor. Güncel bir tartışmadır, cemevlerinin elektrik parası meselesi. Aleviler, cemevlerinin elektrik parasının da ödenmemesi gerektiğini, çünkü onların da sinagog, kilise ve cami gibi ibadethane olduğunu söylemektedir. İbadethane olmasını bir yana bırakalım. Konumuz değil. Ama, aslında laik bir devlet, dinî kurumların, dinî cemaatlerin giderlerini tüm halkın vergilerinden ödeyemez. Bu nedenle, savunulması gereken şey, sinagogların, kiliselerin, camilerin de kendi elektrik paralarını ödemesi gerektiğidir.

Diyanet İşleri Başkanlığının varlığı, bir devlet kurumu olarak var olması, laikliğin olmadığının en somut kanıtıdır.

Saray Rejimi’nin dini sınır tanımaz bir biçimde kullanması, tarikatların devlet ile ekonomik ve siyasal ilişkilerinin artması, çeteleşme, “durumun daha kötüye gitmesi” olarak ele alınıp, eski olanın, yani olmayan laikliğin savunulmasının nedeni olamaz. Bu da barikatı yanlış yere kurmak demektir. Hiçbir zaman laik olmamış bir cumhuriyetin, sanki laik imiş gibi savunulması, laikliğe gelen saldırılar karşısında eskinin laiklik olarak savunulması, barikatı cephenin çok gerisinde kurmaktır.

Savaş böyledir.

Genel olarak savunmada olan düzendir, işçi ve emekçiler, devrimciler saldırı durumundadır. Devleti ve güç kullanma tekelini elinde bulunduran egemenler, devlet, saldırıya geçince, savunma pozisyonuna kilitlenmek, bu amaçla eskide bir kazanım varmış gibi, o eski bu saldırıların nedeni değilmiş gibi geriye dönmek, barikatı geride kurmak, taktik değil, stratejik bir hatadır.

Laiklik diye bir savunma hattı Türkiye’de yoktur.

Saray Rejimi, önce bir şeyi fiilî hâle getiriyor, sonra ona yasal çerçeve uyarlıyor. Bahçeli’nin lafı akıllardadır, madem adam anayasaya uymuyor, fiilî başkan gibi davranıyor, o hâlde yasaları ona uyduralım. İşte bu bir yürüme tarzıdır, saldırıdır bu. Yakın gelecekte, Erdoğan, çıtayı yükseltmek zorundadır. Başkası mümkün değildir. Bu durumda “hilafet” devreye sokulacak, Erdoğan, önümüzdeki günlerde halife gibi davranacaktır. Bu durumda da “madem halife gibi davranıyor, o hâlde hilafet ilan edelim” denilecektir. Bu durumda, biz olmayan laikliği mi savunacağız, yoksa sistemin yıkılması için mi mücadele edeceğiz? Önce, eskiye dönelim, sonra ikinci aşamada sistemi yıkmayı tartışalım mı diyeceğiz?

Elbette demeyeceğiz.

Dostlarımızın da bunu görmesi, böyle dememesi tercihimizdir. İşçi ve emekçiler, direnenler, bu yolun, sürekli geriye bakarak bir “mücadele” olduğunu anlamaktadır. Barikatı, cephenin gerisine kurmak, yenilgiyi kabul etmek demektir.

6

İkinci savunu, bir birleştirici, ortak bileşen olarak “kamusalcılık” meselesidir.

Gerçekten de tüm sosyalistler, hadi hepsi demeyelim, gerçek sosyalistler, üretim araçlarının toplumsal, ortak mülkiyetini savunurlar. Bu doğrudur ve bizim de savunduğumuz şeydir.

Ama buna “kamusalcılık” denir mi?

1980’lerden bu yana, neoconlar, neoliberalizm adı altında, yeni bir saldırı dalgası örgütlediler. Bu saldırıyı örgütleyenler, emperyalist güçlerdir. Bu yeni saldırı dalgası, sosyalizmin kapitalist sistem üzerindeki etkilerini, en başta da ideolojik etkisini kırmaya dönük idi. Bu açıdan “özelleştirme” programları, gerçekte, işçi sınıfına dönük bir ideolojik saldırıdır da. Aynı zamanda öyledir. Öte yandan bu özelleştirmeler, tekellere sermaye aktarımıdır da. Bu özelleştirmeler, devlet mülkiyetindeki (toplumsal mülkiyet, ortak mülkiyet değil, devlet kapitalistlerin devletidir) işletmelerin, pazar hâkimiyetini daha da geliştirecek tarzda kapitalistlere devredilmesini de hedeflemiştir. Mesela SEK satıldığında, onu alan tekel, aynı zamanda pazarın bir bölümünü de almış olur. Dördüncü olarak, biz sömürge bir ülkeyiz ve bizdeki özelleştirmeler, uluslararası sermayenin isteklerine göre de şekillenir. Şeker fabrikaları, Cargill’in içinde yer aldığı bir operasyonun ürünüdür. Beşinci olarak, özelleştirme, işçi sınıfının örgütlülüğünü de kırmayı hedefler. Bu nedenle özelleştirme ve taşeronlaştırma süreci birlikte işlemiştir. Yani, bir taşla beş kuş.

Bugün, özellikle 2008 krizinden bu yana, kapitalist dünya, “batmasına göz yumulamayacak kadar büyük” adı altında, büyük, tekellere ait işletmeleri kurtarmaktadır. Citibank bir örnektir. Lufthansa bir başkası. Dahası var elbette, ama konumuzdan çok sapmamak da gerekli. Bu konularda yazılmış birçok makale, birçok yerde, bu arada bizim Kaldıraç sayfalarında da bulunabilir.

Bu özelleştirme saldırısı, bu neoliberal saldırı, ciddi ideolojik etkiler yarattı. Adeta özelleştirmeye karşı çıkmak, dinozor olmak anlamına geldi. Sosyalizmin uluslararası yenilgisi, bunu daha da körükledi, besledi. Bu ideolojik saldırı, işçi sınıfının davasını savunan her kesimde etkiler bıraktı.

Bugün, bu özelleştirmenin ağır sonuçlarını, ülkemiz yaşamaktadır.

Buna bakarak, solculuk “kamulaştırma” olarak adlandırılabilir mi? Elbette bunu yapan birçok iktisatçı var. Onlara sorarsak, açıktan üretim araçlarının kamulaştırmasını savunmanın zorluğundan söz ediyorlar. Bu nedenle, daha uysal bir kavram buldular, kamulaştırma.

Kamusalcılık, işte bu saldırıya karşı, onu tam cepheden karşılamak yerine, eski devlet işletmelerini savunmak olarak ortaya çıkıyor. Kapitalist devlet, bir dönem, kapitalist gelişimin önünü açmak için, bazı devlet işletmelerini örgütlediğinde, bu sosyalizm ya da üretim araçlarının ortak mülkiyeti demek değildi. Elbette, işletmelerin devlet işletmesi olması, “maksimum kâr” hedefi ile üretim yapan özel işletmelere göre daha avantajlıdır. İyi ama, bu zaten kapitalist devlet tarafından yapılmaktadır.

Pratik bir istem olarak sağlığın, eğitimin, elektriğin vb. parasız olmasını savunmak, günlük bir talep olarak değerlidir. Hepsi bu kadarla sınırlıdır. Bu günlük ve ekonomik bir taleptir. Elbette, bu özelleştirme saldırısının ipliğini ortaya çıkarmak açısından önemlidir. Ama işçi sınıfının amacı, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete son vermek, böylece meta üretimine ağır bir darbe indirmek ve sömürüye son vermektir.

Burası sömürge bir ülke olmamış olsa, örneğin şeker fabrikaları, özel ya da kamuya ait, Cargill’in isteklerine peşkeş çekilmezdi. Bu yağma ve rant ekonomisinin en güzel örneklerindendir. Bazı kapitalist ülkelerde, sağlık sektörü özel işletmelere bizdeki gibi yağmalatılmamaktadır. Bu o ülkelerin daha az kapitalist olduğunu mu gösterir? Elbette ki hayır.

Özelleştirmenin sonuna gelinmiş durumdadır. Bu, dünyada da böyledir, ülkemizde de fikrî olarak böyle olmasa da, satılmamış yer kalmadığı için böyledir.

Öyle ise, yağma-rant ve savaş ekonomisine karşı olmak, daha birleştirici bir zemin değil midir? Eğer CHP ile birleşmeyeceksek, onunla ittifak yapmayacaksak, savaş ekonomisine, rant ekonomisine, yağma ekonomisine karşı çıkmalıyız. Bu, aynı zamanda gelişmekte olan direnişlerin de ortak zeminidir.

Barikatı cephenin gerisine değil, ileriye kurmalıyız. Direnişe gözümüzü dikmeliyiz.

7

Son ortak bileşen “anti-emperyalist olmak”tır.

Emperyalizme karşı olmak, elbette sadece işçi sınıfının değil, insanım diyen herkesin ortak derdi olmalıdır.

İyi ama bizim bir tarihimiz var. Bu ülkede, emperyalist işgale karşı gelişen direniş, “Kurtuluş Savaşı”nın başlangıç noktasıdır. Bu anti-işgal hareket, o dönem bir anti-emperyalist bir bilinç düzeyine daha yükselmeden, bizzat burjuvazi tarafından ezilmiştir. Cumhuriyeti kuranlar, anti-işgal harekete katılan kitleleri kendi bayrağı altına toplamak için, direnişin önderlerini yok ettiler. Çerkes Ethem, Yeşil Ordu olayları bunun en açık kanıtıdır. Sadece Suphi ve arkadaşlarını katletmediler. Savaşın içinde, ki emperyalist bir savaştı, paylaşım savaşı idi, egemenler, halkları kıyımdan geçirdiler. 1917 Ekim Devrimi sistemi sarsmaya başlayınca, bu kez, tüm dünyada anti-emperyalist bir mücadele yükselmeye başladı. Bu mücadele, hem savaş hem de emperyalist egemenliğe karşı bir mücadele olarak gelişti. Elbette her ülkede farklı biçimler aldı. SSCB, o dönem bu mücadelelerin tümünü, doğru ve haklı olarak destekledi. Türkiye de dahil.

Bugün ise emperyalist sömürü ve egemenlik, bizim ülkemizde, diğerlerinde de olduğu gibi, doğrudan bir işgalci olarak var olmuyor. Aynı zamanda, sermaye ile var oluyor. Türkiye bir sömürgedir. Ülkemizde emperyalizm, uluslararası sermaye, yerli ortaklarından, tekelci burjuvaziden ayrı olarak yoktur, onlarla birlikte vardır. Kapitalist emperyalizm çağında, bir ülke, sosyalist değil ise, kâğıt üstünde bağımsızdır. Gerçekte emperyalist olmayan bir ülke, sömürgedir.

Önemlidir. Çin ve Rusya, sosyalist iken, kapitalist dünyanın düşmanları idi. Bugün ikisi de sosyalist değildir. Ama yine emperyalist dünyanın baş düşmanlarıdır. Bunu NATO açık olarak ilan etmiştir. Rusya ve Çin bağımsız ülkelerdir. Efendiler, dünyanın hâkimleri, kendi egemenlikleri altına girmeyen, yağmalanmayan hiçbir bağımsız ülkeyi, hiçbir bağımsız gücü kabul etmiyorlar, etmezler. Bu nedenle, Rusya ve Çin, bugün, açık ve şiddetli bir emperyalist saldırı ve kuşatmanın altındadır. Bu durum, kapitalist dünyanın, kapitalist dünya ekonomisinin açık işleyişini göstermektedir: Ya sömürge olacaksın ya da sosyalist. Kapitalist olup, sömürge olmadan kalmana kimse razı değildir. Çin ve Rusya’nın büyük güçler olarak var olmaları, eski sosyalist geçmişleri nedeniyledir. Eğer Çin ve Rusya, bu sosyalist geçmişe dönmezlerse, bir çıkış yolu da bulamayacaklardır. Bu iki ülkenin emperyalist egemenliğe ve NATO’ya boyun eğmemesi, ne olursa olsun değerlidir. Ama bunun sürdürülmesinin yolu, sosyalizmin yeniden yükselişidir. Bu yükselişin bu iki ülkeden gelişmesi ise çok ama çok zordur. Ama dünyanın başka bir yerinden patlayacak bir sosyalist devrim dalgası, bu ülkeleri de etkileyecektir. Örneğin Türkiye’de gelişecek bir sosyalist devrim, ilk anda, Balkanları, Ortadoğu’yu, Kafkasları etkileyecektir. Bu etki, dünyanın her yerinde yansımasını bulacaktır. Bu açıdan, NATO’ya karşı çıkmak çok önemlidir.

NATO’dan çıkılması diye bir seçim kampanyası yürütmek, son derece anlamlı olur.

Ama kapitalist sistem içinde kalarak, anti-emperyalizmden söz edilemez. Bu da geçmişe takılmak, barikatı cephe gerisinde kurmak olur.

8

Bir kere daha ortaya çıkıyor ki, Saray Rejimi’ne karşı direnişin ana hedefi, ülkemizde işçi sınıfının iktidarını savunmaktır.

Burjuvazi, egemenler, hem yerlisi hem yabancısı, yaşanmakta olan siyasal ve ekonomik krizden, ulusal ve uluslararası krizden çıkış yolu aramaktadır. Savaş bu nedenle, sürekli tırmanmaktadır. Daha da tırmanacağı açıktır.

Bu kan gölünden çıkış sosyalist devrimle, işçi sınıfının iktidarı ile olanaklıdır.

Bu nedenle, bugün, birleşik emek cephesi acil bir ihtiyaçtır.

Birleşik emek cephesi, işçi sınıfını gerçeklerle mücadeleye hazırlamak demektir.

Birleşik emek cephesi, gelişmekte olan direnişi daha örgütlü daha yaygın hâle getirmenin yoludur.

Birleşik emek cephesi, işçi sınıfının devrimcileşmesi, kendi gücüne güvenmeyi öğrenmesi, kendi davasını toplumun davası hâline getirmesi demektir.

Birleşik emek cephesi, savaş arkadaşlığının gelişmesi demektir.

Birleşik emek cephesi, iktidarı alma potansiyelini örgütlemek, direnişleri ortak hedefe yönlendirmek olanağı demektir.

İşçi sınıfının iktidarı almasını uzak bir ihtimal olarak görenler, bilmelidir ki, uzağı yakın kılan emektir, iradedir, kararlılıktır.

Bize mucize lazım diyenler bilmelidir ki, mucize işçi sınıfının kendindedir, örgütlü ve devrimci işçi sınıfındadır.

Tarih işçi sınıfını iktidara çağırıyor.

Birleşik emek cephesi, tarihin bu çağrısının devrimci yoludur. Devrimciler, bugün, bu hedefe kilitlenmelidir. Gözlerimiz direnişte olmalı, tüm maharetimiz örgütlenmede ortaya konmalıdır. Barikat, düşman hattının önünde, ileride kurulmalıdır. Kazanacağımız tüm dünyadır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here