İşçi hareketi, işçi sendikacılığı ve siyasal örgütlenme

Son dönemde, bir yandan işçi hareketi gelişiyor. Bu gelişim, işçi hareketinin yerel direnişleri şeklinde, yaygın, çok fabrikada, ama birbirinden bağımsız bir işçi hareketi görünümü veriyor. Bir aylık bir süre temel alınsa, bu süre içinde, birçok eylemin oluştuğu görülecektir.

Bu gelişimin bir yönü ile Gezi ile başlayan sürece bağlanması mümkündür. Ama doğrudan onun devamı gibi ele alınması da yetersiz olur. Gezi Direnişi, geri çekildikten sonra, birçok alanda, bir açılma yaşanmasına neden oldu. Buna bağlı olarak birçok alanda, farklı niteliklerde eylemler, tepkiler gelişmeye başladı. Bunu doğanın yağmalanmasına karşı yerel halkın yaşamı savunmak üzere organize ettiği çevre eylemlerinde görmek mümkündür. Kaz Dağları sürecinde olduğu gibi bu eylemler, toplumsal çekim merkezi de olabilmiştir. Çevrenin ve doğanın yağmalanmasına karşı eylemler, çok farklı coğrafyalarda ortaya çıktı. Bir ucunda İkizdere direnişini, diğer ucunda yangınlara karşı direnişi görmek mümkün.

Aynı hareketlilik, daha örgütlü olması koşulu ile kadın hareketinde var. Kadın hareketi, daha örgütlü bir süreç izliyor.

Öğrenci eylemleri ise, bu ikisinin, çevre ve kadın hareketinin ortasına denk düşecek bir yarı örgütlülüğe sahiptir.

Tüm bunlarda Gezi Direnişi’nin etkileri elbette vardır. Ama bu etkiler, genel etkilerdir ve havanın değişimi anlamında bir etki olarak ortaya çıkmaktadır.

Öte yandan, Saray Rejimi’nin karşı-devrimci saldırıları, yine bu süreci etkilemektedir, bu kez olumsuz olarak. Devlet, tüm güçleri ile, her harekete açıktan saldırırken, Gezi sendromunun varlığını da göstermektedir. Egemenler, korkularının da etkisi ile, saldırılarını artırdıkça, örgütlü direnişin de önemi artmaktadır.

Devletin tüm saldırılarına rağmen, kitle eylemleri, direnişler devam etmekte, daha çok sayıda ama daha yerel olarak kalmaktadır.

İşçi eylemleri ise, Gezi sürecini daha içten içinde taşısa da, daha farklı gelişmektedir.

Tüm bu süreci ele alırken, aslında Saray Rejimi’nin politikalarına tepki kadar, yaşanan ekonomik krizin de ağır faturasının katkısını görmek gerekir. Saray Rejimi, tekeller, burjuvazi, yağma-rant ve savaş ekonomisi politikasını kendi temeli hâline getirmiştir. Yağma-rant ve savaş ekonomisi olmadan sistemin ayakta durması mümkün görünmüyor. Bu nedenle, mevcut kriz koşullarında tekeller, büyük sermaye, bankalar kârlarına kâr katarken, aynı hızla kitleler açlıkla, işsizlikle daha yoğun biçimde karşı karşıya kalmaktadır.

Yaşam zorlaşmakta, zamlar ve vergiler, nefes almayı zorlaştırmaktadır. Maaşlar birkaç günde erimekte, kiralar ve faturaları ödemek, iki kişinin çalıştığı bir ailede bile mümkün olmaktan çıkmaktadır.

İşçilerin yaşam ve çalışma koşulları birlikte kötüleşmektedir. İşçiler, daha uzun süre, daha yoğun sömürüye maruz kalmaktadır, adeta fabrikalarda kanları emilmektedir.

Sermayenin kâr hırsları o denli pervasızca devreye sokulmaktadır ki, fabrikalarda iş cinayetleri ardı arkası kesilmez günlük olaylar hâline gelmiştir.

Bu durum, değil kitle eylemleri ve direnişlerde, günlük yaşamın içinde de şiddeti sürekli artırmaktadır. Kadın cinayetleri, öğrencilerin tarikat yurtlarında gördüğü şiddet, bu şiddetin cinsel biçimleri, iş cinayetlerini aşmaya başlamıştır. Yaşamın her alanında, kapitalist kâr güdüsü, yağma-rant ve savaş ekonomisi, bugün, şiddeti tırmandırmaktadır. Patronlar işyerlerinde işçileri sadece taciz etmekle yetinmiyor, dövüyorlar da. Yurtlarda sadece cinsel saldırılar devrede değil, aynı zamanda dayak da devrededir. Birçok yurtta kadın öğrenciler satılmakta, erkek öğrenciler cinsel saldırıya uğramaktadır. Kadın cinayetleri, sürekli tırmanmaktadır.

Kısacası işçi ve emekçilerin, çocukların, kadınların, gençlerin yaşamı, şiddet ile doldurulmakta, her gün yeni bir saldırı ile karşı karşıya kalınmaktadır.

Demek yaşam ve çalışma koşullarının kötüleşmesi dediğimiz zaman, aslında sıradan bir şeyden söz etmiyoruz. Bunlara bağlı intiharlar da artmaktadır. Avukatlık, gözde bir meslek olarak bilinir; avukatların, haftada bir intihar ettiğini duyuyoruz.

Tüm bu sürecin arkasında, Saray Rejimi vardır.

Saray Rejimi, tekellerin, uluslararası sermayenin, yağma-rant ve savaş ekonomisine dayalı çıkarlarının temsilcisidir. Yoksa, bir ismin rejimi değildir. Bu olağanüstü koşullarda örgütlenmiş tekelci polis devletidir. Ve bu durum, tüm egemenlerin sevdiği, onların kârlarına kâr katan bir sistem de demektir.

Her direniş, aslında bu sürece toplumsal tepkinin bir parçasıdır.

Çoğunlukla işçi direnişleri, kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Fabrikada, işyerinde yaşam ve çalışma koşullarının dayanılmaz hâl alması, hiçbir yasal hakkın gözetilmemesi, işçi sağlığının hiçe sayılması, maaşların düşük olması, çalışma sürelerinin uzaması, mesailerin ödenmemesi, sigortasız çalışmanın yaygınlaşması, nihayet maaşların bizzat ödenmemesi, işçi direnişlerini gündeme getiren etkenlerdir. İşçiler bıçak kemiğe dayandığında harekete geçmektedirler.

Yüzlerce fabrika ve işyeri, direnişe geçmekte, ancak bunlar, medyaya yansımamaktadır. Ancak içlerinden birkaçı, YemekSepeti vb. gibi direnişler, Migros depo işçilerinin eylemleri gibi direnişler ya da Migros işçilerinin Özilhan’ın villasının önünde yaptığı eylemler medyaya yansımaktadır.

İkincisi, bu denli yaygınlaşan direnişlere rağmen, direnişteki işçilerin birbiri ile bağları da zayıftır, ancak devrimci grupların devreye girmesi ile bu bağlar kurulabilmektedir.

Demek ki, işçi direnişleri daha çok kendiliğinden karakterdedir, dediğimiz zaman bunu anlatmak istiyoruz. Bu kendiliğinden direnişler ise bir gerçektir ve çok değerlidir. Direnişin sürmesi demektir. Gezi ya da başka bir yerdeki öğrenci eylemi, kadın direnişi, bu sürece etki etmektedir kuşkusuz, ama bu etki çok dolaylı bir etkidir.

Birçok işyerinde, fabrikada, işçiler direnişe geçtiğinde, sendika ya karşılarında olmakta ya da işçiler ile patron arasında tampon görevi görmektedir.

Çünkü sendikalar, hepsi değil kuşkusuz, büyük çoğunlukla, işçi sendikası değildir. Sendikalar, 12 Eylül milat alınırsa, o tarihten başlayarak, devlet-patron işbirliğinde mafyatik bir hâl almıştır. Türk-İş başkanı bir mafya lideri gibidir, Hak-İş başkanı da öyledir. Bunlar elbette örnekler. Sendikaların çoğunda bu durum egemendir.

DİSK ve KESK, çalışanlardan kopuk, emekçiden, işçiden uzak durmaktadır. İşçiler, çamurlu ayakkabıları, tozlu işçi tulumları ile sendika şubelerini şenlendirmemektedir. Birçok sendika, kadermiş gibi, günlük sendikal aktiviteler bile yapmamaktadır.

İşte tam da bu noktada, işçi sendikacılığının unutulduğunu söylemek mümkündür.

İşçi sendikacılığı, ilkin sendikaya, bir geniş kitle örgütü olarak bakar. İkincisi, işçilerin günlük ekonomik ve sosyal haklarını savunmak üzerinden sistematik bir faaliyet yürütür.

Öyle, sözleşmeden sözleşmeye patronla masaya oturmak, ücret üzerinden pazarlığa başlamak işçi sendikacılığı değildir. Niyetiniz ne kadar iyi olursa olsun, bu işçi sendikacılığı değildir.

İşçi sendikacılığı, kitle örgütü ise, işçilerin bulundukları fabrikalardan başlayarak, örgütlenmesini hedefler. İşçiler, sendikanın örgütlü olduğu fabrikada, bir işçi temsilciliği kurarak işe başlar. Fabrikanın her departmanında, işçilerin, sendikalı işçilerin haftada bir toplantısı gerçekleşir. İşçiler, kendi bölümlerinden seçtikleri işçileri, temsilcileri olarak, fabrikanın işçi temsilciliğine gönderir. Bu seçilmiş işçilerden oluşan işçi temsilciliği, sendika tarafından seçilmez, işçiler tarafından seçilir ve seçenler, çoğunlukla o temsilciyi görevden alabilir. Bu, fabrika temsilciğinde de geçerlidir.

İşçiler, sadece haftada bir toplantı yapmazlar. Aynı zamanda, en az haftada bir, sendika şubesini kirletir, orada seminer yaparlar. Bu seminerlerde, kendi durumlarını, iş kolunu, iş kolunun gerçeklerini, çalışma koşullarını, ücret ve sosyal haklarını tartışırlar. Her sendikalı işçi, kendi üretimini ve bu üretim sürecinde kâr oranını, kendi fabrikasındaki ve başka fabrikalardaki çalışma koşullarını öğrenir. Sendika, işçilere bunları aktarmak zorundadır. Sadece sözleşme dönemlerinde ücret durumlarını tartışmazlar, ücret pazarlığını, önceden bilinçli olarak hazırlanılacak bir süreç hâline getirirler. Böylece sendika, işçilerin bir birliği, örgütü hâline gelir.

İşçiler, kendi aidatlarını ne yapacaklarını sendika ile tartışırlar. Örneğin bugün, birçok fabrikada, aidatlardan oluşan bir grev fonu oluşması olmazsa olmaz bir gerekliliktir.

Sendika, ayrıca, merkezî düzeyde, işçilere çeşitli eğitimler, sosyal aktiviteler, kamplar organize eder. Sendika, sendika görevlilerinin aldığı maaşları açık olarak ortaya koyar. Her ay, gelir ve giderlerini yayınlar, eldeki bütçeyi açık olarak işçilere bildirir. Bugün, bu durum bir elektronik mesaja bakmaktadır. Ama bu bütçe üzerinde, her sendika şubesi, ayda bir toplanarak açık bir tartışma yürütür.

İşçiler arasındaki birlik ve örgütlülük, böylece günlük yaşamın bir parçası hâline gelir. Bu yapılmadan, sendika işçi sendikası olamaz.

Bugün, birçok sendika, sendika mafyasının denetimindedir. Bu durum, işçilerin eylemsiz değiştirebileceği bir durum da değildir.

Bu hâl, sendika mafyasının bu etkinliği, sendika mafyasının denetiminde olmayan sendikalarda da, bir çeşit alışkanlıkla, işçiden uzak bir sendikal çalışma yürütülmesine neden olmaktadır. İşçiler, sendikalı bir işçi olarak eğitim talep ettiklerinde dahi, sendikalar, sendika mafyasının denetiminde olmayan sendikalar dahi, bu talebe kulaklarını kapattıkları bir alışkanlık-tembellikle yanıt vermekte, oralı olmamaktadırlar. Çünkü, sendikanın işçi sendikası olmasının anlamı unutulmaktadır. Genel olarak sendikal çalışma, örgütlü çalışma olmaktan çıkartılmakta, sistemin, kapitalizmin yarattığı zayıf insanî ilişkiler, yalnızlık, sendikalarda da egemen olmaktadır.

Kaldı ki, biz işçi direnişlerinin gelişimi ve büyümesinden, örgütlü hâle gelmesinden, farklı yerlerdeki işçilerin birbiri ile ilişkiler kurmasından söz ediyorsak, elbette sendika dışında da ara örgütlenmelere ihtiyaç duyacağız. Birleşik İşçi Kurultayı, tam da böylesi bir örgütlenmedir. Bu konuda öncü işçilerin, siyasal görüşleri bir yana, bir araya gelmesi, sendikacılığın doğru temellere oturtulması, direnişlerin gelişmesi için ilave bir örgütlenmedir.

İşçiler, bilmelidirler ki, her türlü faaliyet için temel örgütlenme, işyeri bazında örgütlenmedir. İşyerinde bir örgütlenme yoksa, işçilerin direnme gücü zayıflar. Bu nedenle, işyeri örgütlenmesi, ister sendikanın bulunduğu bir işyeri olsun ister olmasın, şarttır. O işyerinde sendika yoksa, işyeri örgütlenmesi, daha sessiz, daha kapalı yürümek zorunda kalır. Sendika varsa işyeri örgütlenmesi daha açık hâle gelir. Ancak her durumda, işçilerin söz hakkı önemlidir.

Tüm bunlar, aslında işçi sınıfının kurtuluşu için yeterli örgütlenmeler değildir.

İşin içine siyasal örgütlenme girmek zorundadır. Bu elbette işçilerin devrimci örgütlenmesidir. Bu örgütlenme, elbette devletin saldırılarına karşı da güvencedir. Ama bununla sınırlı değildir.

İşçiler, nihaî olarak kapitalist sistemi yıkmak, kendi emeklerinin geçmiş dönemdeki ürünü olan üretim araçlarına el koymak yolu ile sömürüye son verebilirler. Sömürüye son verene kadar, işçi sınıfı kurtulmaz.

İşçi sınıfının kurtuluşu bir sosyalist devrimle mümkündür. Bu biliniyor. Bunun için, işçilerin, devrim saflarında örgütlenmesi gerekir.

12 Eylül karşı-devriminde devlet, öncelikle devrimcilere, komünistlere saldırdı. Devrimci örgütler devre dışı bırakılınca, işçilerin sendikalarına, anayasal haklarına, ücretlerine, sosyal haklarına, çalışma zamanlarına, çalışma düzenlerine saldırmak, çok daha olanaklı oldu.

İşçi sınıfı, siyasal bir varlık olmadan, kendi sınıf bilincine de varamaz. Nasıl ki patronların, burjuvaların kendi devletleri var ve o devletleri onların siyasal örgütüdür, işçilerin de kendi siyasal örgütleri olmalıdır. Devlet, hiçbir zaman bir fabrikada gelişen direnişte işçiden yana tutum almaz. Her zaman kapitalist ister ve kolluk kuvvetleri, askeri, polisi, yargısı, TOMA’sı devreye girer. Çünkü devlet onların siyasal örgütüdür, en gelişmiş siyasal örgütüdür.

Ve egemenler, işçi ve emekçilere siyaseti yasaklarlar. Onlara ancak, kendi burjuva partileri, düzen partileri içinde siyaset yapma izni verirler. CHP’ye, AK Parti’ye, MHP’ye katılabilirsiniz. Ama kendi siyasal örgütlerinizi kuramazsınız. Bunu yasaklar. Bunun ana nedeni, işçilerin siyasal örgütlerinin ortaya çıkmasını, işçilerin sınıf bilincine ulaşmasını engellemektir. Ancak devrimcileşmiş işçiler, ancak siyasal olarak devrimci bir işçi partisinde örgütlenmiş işçiler sisteme karşı düzenli ve sistemli bir mücadele yürütürler. Ve işçilerin siyasal örgütlenmesi ne kadar gelişirse, işçiler devrim saflarına ne ölçüde katılırsa, sendika mafyası o ölçüde etkisiz kalır. İşçileri uyanık tutacak şey, sınıf bilinçleri, devrimci örgütlenmelerdir. Yoksa, burjuvazinin, devletin, onların denetimindeki sendikaların ayak oyunlarını anlamak bile mümkün değildir, değil ki önlemek.

Demek ki, işçi örgütlenmesi, gerçekte, birçok yönü olan bir örgütlenmedir. Sendikal örgütlenme, devrimci işçilerin varlığında daha da sağlıklı gelişecektir.

İşçi sınıfının burjuvaziye karşı savaşımı, ekonomik, siyasal ve ideolojik bir savaştır. Bu savaşın her cephesinde var olmak şarttır. Bunun yolu ise, siyasal örgütlenmedir. Siyasal örgütlenme, işçilerin devrim saflarına katılması, sendikaları da geri almalarının, sendika mafyası ve kan emicileri sırtından atmasının tek gerçek ve olanaklı yoludur.

Devrimci işçiler, içinde bulundukları sendikayı, yukarıda açıklandığı gibi, bir işçi sendikasına, işleyen ve canlı bir işçi sendikasına çevirmek zorundadırlar.

Devrimci işçiler, işyerlerinde işyeri temsilcilikleri, komiteleri kurmak zorundadırlar.

Devrimci işçiler, Birleşik İşçi Kurultayı gibi ara örgütlenmeleri geliştirmek, işçi direnişleri arasında bağlar kurmak, geliştirmek zorundadırlar.

Bugün ülkemizde gelişen işçi eylemleri, direnişler, bu açıdan büyük olanaklar sunmaktadır. İşçilerin bıçak kemiğe dayandığında başvurdukları direniş, aslında onların kendilerini tanımaları, öğrenmeye açık olmaları için müthiş bir olanaktır. Bu olanağı doğru değerlendirmek, hem işçilerin birbirinden öğrenmesini sağlamak hem de onları devrimci mücadele ile tanıştırmak kritik bir görevdir, savsaklanamayacak bir iştir.

Ülkemizde gelişmekte olan devrimin ana gücü, öncü gücü işçi sınıfıdır. İşçilerin üretim sürecinden gelen disiplin ve bilgilerini devrimin hizmetine sunmaları olmadan, burjuva devleti yıkmak, sömürüsüz ve savaşsız bir dünya kurmak mümkün değildir.

Ülkemiz toplumsal muhalefeti, Gezi Direnişi ile 15-16 Haziran Direnişi’ni bir kanalda birleştirmek zorundadır. Bunun yolunu, devrimci işçiler döşeyecektir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here