ABD hegemonyası ve NATO

Ukrayna’ya dönük NATO operasyonları, ABD-İngiltere ve Kanada başta olmak üzere, Batı operasyonları, nihayetinde, bir sınıra dayandı ve Rusya, askerî operasyonla yanıt verdi. Bugün, ardından iki ay gibi bir zaman geçtikten sonra, Rusya’nın askerî operasyonu ve Ukrayna’da gerçekte neler olduğu konusunda yaratılan Batı kökenli kara propaganda bulutlarının arasından, olup biten görünmeye başlamış gibidir.

Ukrayna, ABD ve Batı’nın elinde, Rusya’ya karşı operasyon alanı hâline geldi ve bugün Ukrayna sahası, tüm ülke, savaş sahası hâline geldi. Hiçbir ülke, burjuva devlet yönetimi altında bile, kendi ülkesinin bir savaş sahası hâline gelmesini, rasyonel olarak istemez denilebilir. Ama Ukrayna, Neonazi yönetimi ile, 2014’ten bu yana, kendi topraklarını operasyon sahası hâline getirmiştir. Neonaziler için orası bir “vatan” değil ve onlar uluslararası tekellerin, ABD emperyalizminin, NATO’nun emirleri ile hareket etmeye “ulusal”, “ülke” bilinci adını veriyorlar.

Savaş sahası Ukrayna’dır.

Ama savaşan taraflar, NATO ve Rusya’dır.

Fikret Soydan’ın Kaldıraç’ın Mayıs 2022 sayısında bir tespiti var. Çarpıcıdır: Savaşanlar ABD-İngiltere üzerinden NATO ile Rusya’dır, savaş meydanı Ukrayna olmuştur, ama ilk teslim olan Almanya’dır ve Almanya, beyaz bayrağını ABD için kaldırmıştır. ABD’nin zaferi, Almanya ve Fransa’yı kendi politikaları temelinde bir kere daha teslim almak olmuştur.

Şimdi, NATO, daha da genişlemek istiyor, İsveç ve Finlandiya, NATO’ya katılmak istiyor. Yani, bu her iki “tarafsız” ülke, ne hikmet ise, kendi topraklarını savaş sahası hâline getirmek istiyor. Buna akıl yitimi mi diyeceğiz? Sadece Ukrayna’da ortaya çıkmakla kalmadı, şimdi, İskandinav ülkelerinde de NATO üyeliği tartışma konusu. Bu, akıl yitimi değil ise nedir?

Son yıllarda dünya, çeşitli savaşlar gördü.

Afganistan ve Irak işgalleri, ABD’nin fiilî işgal politikalarına dönüş işaretleri idi. İstenilen sonucu vermedi. İşgaller yapıldı ama sonuçları istenildiği gibi, ABD’nin “dünya imparatorluğu” kurma fikrine hizmet etmedi. Tüm diğer emperyalist güçler, ABD’nin önünde eğilmedi. İngiltere, Fransa, Almanya ve Japonya, ABD egemenliğini kemirmeye devam etti. Dahası, dünyanın artık sosyalist olmayan, ama sosyalist geçmişlerine borçlu oldukları bağımsız ülke olma konumunu koruyan Çin ve Rusya, sürece boyun eğmedi.

Yugoslavya, önemli bir deneyim idi, tüm Batı için. Dağıtıldı ve Rusya sesini çıkarmadı. Rusya ve Çin, ne Yugoslavya’da ne de Libya’da ses vermediler.

Libya, Yemen savaşları devreye sokuldu. Yemen’de ABD, Suudi Arabistan üzerinden sonuç almak istedi. Libya, ABD’nin, kendinden kopmak isteyen AB ülkelerine, özellikle de Fransa’ya bir tutam bal verme girişimi idi.

İş Suriye’ye gelince, işler değişti.

Rusya ve Çin, sahaya inmeye karar verdiler. Rusya ve Çin’in “büyük sabrı” bu noktaya kadar dayanabildi.

O güne gelindiğinde anlaşılmıştı ki, ABD, saldırganlığına devam edecek. Bu bir. İkincisi, Çin ve Rusya, yeni kapitalist ülkeler olarak, dünyayı yönetenlerin masasına eşit ortaklar olarak oturamayacak, bu açık hâle geldi. Rusya ve Çin bunu mu umuyordu, onlara sormalı. Ama sosyalist geçmişlerine borçlu oldukları bağımsız, yağmalanmamış, sömürge hâline getirilmemiş güçler olmalarının, ABD tarafından bir tehdit olarak algılanacağı, o günlerde de sır olamazdı. Egemen, kendi sofrasına, eşit ortak almaz. Alırsa egemen olmaktan çıkar.

Sanırım, bu süreci anlamak için, biraz tarih bilgisi de lazım. Olup biteni, Ukrayna’daki durumu, Neonazi organizasyonlarını, NATO’nun varlığını, biraz tarih bilgisi ile beslemezsek, anlatmak kolay olmayacak.

Biz, kapitalist dünya ekonomisi ya da kapitalist-emperyalizm diyoruz. Bu kavramları açmalıyız.

İlkin, kapitalist dünya ekonomisinin bir bütün olduğunu söylüyoruz. Yani, bu kapitalist dünya ekonomisi, bir tek birimdir. Çağımızın egemen sistemi kapitalizmdir. Kapitalizm, kendinden önceki kölecilik ve feodalizm ile, yani eski sınıflı toplumlarla kardeştir, akrabadır, onların devamıdır. Ve bu üç sınıflı toplum da, kendi içinde bir “bütünlüğe” sahiptir. Buna göre, insanlık tarihi, ilkel-komünal toplum, sınıflı toplumlar (kölecilik, feodalizm ve kapitalizm) ve komünizm, yani sınıfsız toplum olarak ayrılabilir. Doğru olduğunu iddia ediyoruz.

Sınıflı toplumlar, sömürünün, insanın insan tarafından sömürülmesinin var olduğu toplumlardır. En gelişmişi kapitalizmdir.

Sınıflı toplumlar, aynı zamanda sömürgeciliğin de ortaya çıktığı toplumlardır. Sömürgeciliğin en gelişmişi, en rafinesi, aynı anlama gelmek üzere en vahşisi kapitalizm dönemine denk düşer.

Hepsinde, devlet vardır. Hepsinde devlet egemen sınıfın devletidir. Her sonraki devlet öncekilerinin deneyimlerini içselleştirir, içerir. En gelişmiş devlet, aynı anlama gelmek üzere en gelişmiş egemenlik sistemi, aynı anlama gelmek üzere insana en fazla zarar vereni kapitalist devlettir.

Köleci dönemde, bir alan, bir yer, bir bölge, şu ya da bu nedenle, sömürgeleştirilememiş olabilirdi. Bu feodal dünyada da mümkündü. Ama kapitalist dünya, sömürge yapmadığı alan bırakmaz. 1492’de Amerikan yerlilerini hatırlayın. Henüz sömürge olmayan bir toprakta, daha çok insan olarak yaşıyorlardı. Onları “keşfeden”ler, “insan” değillerdi, sömürgeci idiler. Oysa yerliler, daha fazla insan idiler. Bunu bizzat “fetihçi” kollarının başında bulunanlar, şaşkınlıkla yazıyordu. Kolomb’un yazdıkları, bugün bile, yüz kızartıcıdır. Ve emin olun, egemenlerin yüzlerini kızartmaz, insan olarak kalmış olanlarınkileri kızartır.

Yeri gelmişken, bize kimse “ortak insanî değerler” üzerinden nutuk atmasın. Hırsızlar, işçi ve emekçilere “dürüst” olun derler. Çünkü, işçi ve emekçiler kamulaştırmaya başlarsa, hırsızlıktan mal edinmiş kapitalistlerin mallarını kamulaştıracaklardır. Çalmamış, sömürmemiş, yağmalamamış kapitalist yoktur. Ortak insanî değerler masalına, artık, anaokulu çocukları bile inanmıyor. Meta egemenliği buna izin vermez.

Ama kapitalist toplum, 1600’lerin sonundan başlayarak egemen olmaya başladı. Bu konuda detaylı bilgi birçok yerde vardır. Kapitalist toplumun gelişimi ile sömürgecilik ve yağma arasındaki bağlar biliniyor. Biz okura, üçlü çalışmamızı öneririz (Bakınız, Deniz Adalı, “21. Yüzyıl ve Kapitalist-Emperyalizm”, 2007, “Kapitalizm, İnsan, Bilinç ve Eylem”, 2020 ve “Emperyalizm, Paylaşım Savaşımı ve Devrim”, 2020. Üçü de Kaldıraç Yayınevi’nce basılmıştır).

1600’lerde başlayan kapitalist gelişim, 1700’lerde boy atmaya başlamıştır ve 1800’lerin ikinci yarısında, dünya sistemi hâline gelmiştir.

Feodal dönemde geniş sömürgelere sahip olan Portekiz, İspanya, Hollanda gibi ülkeler, yeni kapitalist dünyada, 1800’lerin sonlarına doğru sömürgelerini kaybetmeye başladılar. İngiltere, Almanya, Japonya, Fransa, ABD, Rusya, İtalya öne geçmeye başlamıştır. Bu eskiler, yenilere sömürgelerini kaybetmeye başlamıştır. Feodal dönemin sömürgeci büyük güçlerinden Osmanlı, 1800’lere gelindiğinde bir yarı-sömürge hâline gelmeye başlamıştı bile.

Bu dönem, sistemin hegemon gücü İngiltere idi. İngiltere, toprakları üzerinde güneş batmayan imparatorluk idi. Ve 1870’lerden başlayarak, İngiliz burjuvazisi, eski kardeşleri aristokratlarla birlikte, sadece ırkçılığın temellerini atmıyordu, bilimin “zarar”larından toplumu, yani kendi egemenliklerini korumak için, faaliyete geçiyorlardı. Sahneye çıkan işçi sınıfı, 1870’lerde, 1848’dekinden daha ileri adımlar atıyordu ve bilimin durdurulması gerekiyordu. İngiliz hegemonyası, bu konuda öncü rolünü üstlendi.

İngiliz hegemonyasını, ABD hegemonyası izledi. Ama ikisi, oldukça farklı idi. Öz olarak aynı olsa da, ABD hegemonyası, farklı bir dünyada şekillenmekteydi.

İngiliz hegemonyasını, Avrupa’da Almanya, Uzak Asya’da Japonya, Atlantik’te ABD zorlamaktaydı. Fransa, bunların epeyce gerisindeydi. ABD ve Almanya’da sanayinin gelişimi son derece hızlı idi. Ve elbette Almanya, Avrupa’nın ortasındaydı, Fransa ve İngiltere’ye, daha geriden gelen Rusya’ya, Avusturya-Macaristan’a çok yakın idi.

Birinci Paylaşım Savaşı, Birinci Dünya Savaşı, bu koşullarda ortaya çıktı. Osmanlı başta olmak üzere, sömürgelerin yeniden paylaşımını hedef almışlardı. Çünkü, mesela 1910’da, dünya toprak açısından, sömürgeler şeklinde bölüşülmüştü. Savaş dışında bir yeni paylaşım mümkün değildi ve henüz tam sömürge hâline getirilmemiş toprakları da hâlletmek gerekiyordu. Bu aynı zamanda, İngiliz yüzyılına son verme girişimi de idi.

ABD hegemonyası, aslında 1. Dünya Savaşı’nın sonundan başlatılabilir. Ama tam doğru olmaz, zira bir süreçtir bu. ABD toprakları savaşın dışında kalmıştı ve yıkım yaşamayan ABD, savaştan sonra, bir adım öne geçmişti.

Ama savaşın sonu, emperyalist paylaşım savaşı olarak emperyalist güçlerce sonlandırılamadı. Çünkü, savaşın tam ortasında, 1917’de, Büyük Ekim Devrimi ile, proletarya Rusya’da iktidara geldi. Sovyet iktidarı, hızla yayılmaya başladı. Birçok küçük ülke devrime katıldı. Devrim, halkların bağımsızlığını da kışkırtıyordu. Bu ortamda, tüm emperyalist güçler, savaşı durdurmak zorunda kaldılar.

Savaşın tarafı emperyalist güçler, kendi aralarındaki düşmanlıkları bir yana bıraktılar. Paylaşım artık böyle devam edemezdi. Paylaşım başka bir döneme kaldı. Tüm emperyalist güçler, yeni doğan ve sistemin dışına çıkan Sovyetlerin, devrimin yayılmasını durdurmak, devrimin gelişimini durdurmak üzere, yeni bir tutum aldılar.

İngiltere öncülüğünde Sovyetlere karşı Denikin ordularını (Beyaz Ordu) beslemekle kalmadılar, Japonya doğudan, İngiltere batıdan saldırıya geçti. Alman devriminin 1919’da yenilmesi, Avrupa için büyük bir rahatlama oldu. 1921’e kadar kuşatma tamamlandı ve 1921’de anlaşma yapılarak, Sovyetlere karşı açık savaş durduruldu. Zaten içeride Denikin orduları Kızıl Ordu tarafından yenilmişti.

Böylece yeni bir dünya oluştu. Kapitalist sistemin dışında, ona meydan okuyan bir sosyalist dünya, gözlerini dünyaya açmıştı. Bu devrimi boğmak, emperyalist kampın ana hedefi idi.

Almanya’da yenilen devrim, elbette karşı-devrimin güçlenmesini beraberinde getirdi. Sovyetlerin varlığı, Almanların ağır borçlarının bir bölümünün silinmesine de neden oldu. Böylece, İngiltere, ABD, Fransa arasında, daha eşite yakın, ama Almanya ve Japonya da içinde, yeni cepheler oluşturulmaya başlandı.

İkinci Dünya Savaşı, Sovyetleri boğmak üzerine kurulu idi. Bunun koçbaşı ise Hitler Almanyası’ydı. Almanya, bu yolla, hayallerini gerçekleştirecekti, bir bütün olarak kapitalist dünya Sovyetlerden kurtulacaktı, sonrasında ise paylaşım yeniden devam edecekti. Elbette bunlar iç içe süreçlerdir de.

Bu aynı dönemde, yükselen ABD kapitalizmi, tekelci egemenliğin, kitle üretiminin tüm “yeniliklerini” devreye sokuyordu. Reklamcılık, Freud ile birleşerek, tüketim toplumunu pompalıyordu. Tekelci büyük çaplı üretim, kitlesel üretim, beraberinde “ihtiyaç” olmadan tüketmenin gerekliliğini besliyordu. Nasıl ki domates satıcısı “domates” diye bağırmak zorundadır, benzer biçimde, milyonlarca, kitlesel olarak üretilmiş metaların sahipleri de bağırmak zorundadır. Bu bağırma, reklamcılık idi. Öyle ihtiyacın kadar tüket felsefesi ile yürüyecek bir durum değildi ortada olan. Kitlesel üretim, tüketim toplumunun yaratıcısıdır. Artık, “insan” yok, “tüketici birey” var. Bunu hayata geçirse de ABD kapitalizmi, 1929’da, büyük bir krizle karşı karşıya kalmıştı.

Yani, Hitler yükselirken, kapitalist dünya derin bir krizin de içindeydi. Savaş, her açıdan uygun çözüm olarak ortaya çıkıyordu.

Bu arada, tekeller dünyasına uygun devlet örgütlenmesi de değişiyordu. Ekim Devrimi ve dünyanın birçok ülkesinde yenilen devrimler, egemenlere sınıf savaşımından öğrenme olanağı da veriyordu. Kuraldır, zafere ulaşmamış bir devrim, karşı-devrimle bastırılmış demektir. Karşı-devrim, egemenin devlet çarkını her açıdan yetkinleştirmesi de demektir. Hitler Almanyası bunun örneklerindendir. Ve yeri gelmişken, bugünün İngiltere’si, ABD’si, Hitler Almanyası’nı mumla aratacak kadar, bu konuda “sofistike”dir. CIA’nın yaptıkları, İngiliz ve ABD devletinin, Fransa’nın vb. yaptıkları Hitler’in “deneylerinin” yanında tam bir ustalık işi “övgüsünü” hak eder. Aynı anlama gelmek üzere, faşizmin modern devlet tarafından içerildiğinin de kanıtıdır.

İkinci Dünya Savaşı 1942’den sonra değişmeye başladı. Stalingrad savunması, Hitler’in yenilgisinin başladığı yer oldu. Bu sefer, Almanya kaybetmeye başladı. Fransa ve İngiltere güç kaybediyordu. ABD, Japonya’yı etkisiz kılmak için, Pearl Harbour operasyonunu planladı ve Japonya’ya atom bombalarını attı. Böylece, beş emperyalist güç içinde ABD sivrildi. ABD, artık, Kızıl Ordu’yu durdurmak üzere, Avrupa’ya çıkartma yapabilirdi. Öyle oldu.

Böylece, Sovyetlerin zaferinden sonra, kapitalist dünya, yeni hegemon gücünü bulmaya başladı. ABD hegemonyası, öncesi olsa da, tam olarak 1945 sonrasında başlamıştır.

ABD hegemonyası, tüm emperyalist ve kapitalist dünyayı bir araya toplama yolu ile gerçekleşti. Çöken uluslararası ekonomik sistemi yeniden kurmak üzere, bazı adımlar atıldı. Dünya Bankası, IMF kuruldu. Bunlar, kapitalist dünyanın iç işleyişini düzenlemek üzere devreye sokuldu. Bretton Woods adlı kasabada, yeni para sistemi kabul edildi. Buna göre, tüm kapitalist dünya paraları dolara endeksli olacaktı, dolar ise altına. Bu aslında, sistem için büyük bir açık demekti. Ama aynı zamanda ABD hegemonyasının kabulü demekti. Ve NATO kuruldu.

Demek bazı uluslararası örgütlenmelere gidildi, para sistemi, IMF, Dünya Bankası vb. gibi. Aynı zamanda ise bir askerî organizasyon kuruldu, NATO. Böylece, tüm NATO üyeleri, ABD şemsiyesini kabul etmiş oldu.

NATO, ABD hegemonyasının aracıdır.

NATO, komünizme karşı mücadele adı altında, ABD’nin hegemonyasının garantisidir.

NATO, tüm tarihi boyunca savaş makinasıdır.

NATO, tüm tarihi boyunca, komünizme karşı mücadele adı altında, devletlerin içinde gizli yapılar oluşturulmasıdır.

İşte bugün sözünü ettiğimiz, “ABD hegemonyası” böyle kurulmuştur.

İşte bu hegemonya, ekonomik olarak 1970’lerden beri, siyasal olarak ise SSCB’nin çözülmesinden bu yana, çözülmektedir.

ABD hegemonyası çözülmektedir.

Bu, eğimli zemine binmiş bir cismin kayması gibi bir durumdur. ABD hegemonyası “irtifa” kaybetmektedir.

Dolara bağlı uluslararası para sistemi çoktan çökmüştür. 1971-73 arasında ortaya çıkan krizden çıkmak için ABD’nin (sahte paralar basması ile işleyen sürecin dışında) yeni bir müdahalesi olmuştu, ABD petrol satışlarını dolara bağlamayı başarmıştı. Petro-dolar denilen kavram o günlerden gelir. Bugün, mesela Suudi Arabistan’ın kendi petrol gelirleri üzerinde bile denetimi yoktur. Paralar, ABD bankalarına yatırılmaktadır ve 2001’de Suudi Krallığı bu 6 trilyon doların bir kuruşunu bile alamamıştır. ABD karşılıksız para basmaktadır. Bu artık, eskisi gibi “bir Sovyet yalanı” olarak adlandırılmıyor. O zaman da yalan değildi, ama bugün bunu kabul etmeyen kalmamıştır. Euronun doğuşu da bununla ilgilidir. Kripto paraları da bunun içine koymak gerekir. Rusya’nın dolar olmadan ticaret önerileri, 2008’den beri ABD’yi rahatsız etmektedir.

IMF ve Dünya Bankası eski rollerine sahip değildirler. Bu nedenle, İngiliz Kraliyet Ailesi, dünyanın büyük tekelleri, Dünya Ekonomik Forumu gibi organizasyonlar aracılığı ile, “the great reset”ten söz etmektedirler. Bu yolla, yeni bir uluslararası sistem oluşturmaktan söz ediyorlar. Çünkü mevcut olan artık çökmüştür.

Bu uluslararası organizasyonlar içinde, NATO, hâlâ varlığını korumaktadır.

Trump döneminde, Trump, NATO’ya müttefiklerin daha fazla para vermesini talep etmiştir. NATO, ABD için bir ekonomik yük demiştir. Ama Biden ile, strateji değişmiş ve NATO yeniden diriltilmeye çalışılmıştır.

Burada dönüm noktası, iki olaydır: İlki 2008 krizidir. Bu, neoliberalizmin de sonudur. Hâlâ bu kriz sürmektedir. İkincisi ise Suriye savaşında Rusya ve Çin’in ayağa kalkışı, sahaya inmesidir. Çin’in ekonomik hamlelerine Rusya’nın askerî tutumu eklenince, ABD, açık olarak bu ikisini düşman ilan etmiştir.

ABD hegemonyasını zorlayan şey, Almanya, Japonya ekonomilerinin gelişimidir. Bunun yanı sıra İngiltere ve Fransa da çeşitli talepler yükseltmişlerdir.

ABD, tüm bu güçlerle savaşa girmek yerine, öncelikle, bunların tümünü yanına alarak, Rusya ve Çin’e karşı savaşı öne koymuştur.

İşte, Tayvan sorunu da, Suriye savaşı da, Ukrayna’daki ABD-İngiltere-Kanada operasyonları da bu amaca dönüktür.

Ukrayna savaşı, bu konuda etkili bir yer tutmuş gibidir.

Almanya, Rusya’nın NATO güçlerine karşı operasyon başlatmasını takiben, doğrudan ABD’ye teslim olmuştur. Fransa ve Almanya, hem ABD karşısında siyasal güç kaybına uğramıştır hem de AB içinde. Bu elbette ABD’nin kazancıdır.

Şimdi, ABD, NATO’yu daha da büyütmek istiyor.

Sovyetler var iken, komünist tehdide karşı kurulduğu söylenen NATO, 16 üyeye sahip idi. Biz, Türkiye’de yaşayan insanlar olarak, NATO’nun ne demek olduğunu, 70 yıldır biliriz. NATO, Kore’ye asker göndermektir. NATO, 6-7 Eylül olaylarıdır. NATO, darbeler demektir. NATO, Maraş ve Çorum katliamlarıdır. NATO, 12 Eylül darbesidir. NATO, devrimcilere işkence uygulamalarına CIA’nın girmesi demektir. NATO, Denizlerin asılmasıdır. NATO, Diyarbakır işkencehaneleridir. NATO, 1 Mayıs katliamıdır. NATO, 16 Mart katliamıdır vb. NATO, Ergenekon’dur, Gladio’dur. Saymakla bitmez. NATO’ya “demokrasinin koruyucusu” diyen her kim ise, satılmış bir ruhtur.

Bugün NATO, Sovyetler çözüldükten sonra, Varşova Paktı dağıldıktan sonra, 30 üyeye çıkmıştır.

Bu kime karşı, bu neye karşı bir genişlemedir?

NATO, elbette ABD hegemonyasını tutma girişimidir.

Aslında dağılmakta olan bir kurumu, ABD, silah zoru ile ayakta tutmaktadır. NATO, ABD isteklerini, kendisinin “müttefik” dediklerine kabul ettirmesinin yoludur.

Bugün NATO, İsveç ve Finlandiya’nın başvurusunu almıştır.

Ukrayna operasyonu bahane edilerek, Avrupa’da Rusya korkusu pompalanmaktadır. Bu korku, tüm AB’yi, ABD esiri yapmak için, oldukça işlevlidir.

Buradan bazı sonuçlar çıkmaktadır.

ABD, hegemonyasının çözülüşünü görüyor. Örneğin, Ukrayna’da Rusya’nın karşısına bizzat kendisi çıkmıyor. ABD generallerini dahi savaşa soktuğu hâlde, biz Rusya ile açık bir çatışmaya girmeyiz, diyor. Ukrayna sahasını bir savaş alanına çevirdiği hâlde, bu tutumu alıyor.

Çünkü ABD, Rusya’ya karşı, AB güçlerini organize etmek istiyor. AB ile Rusya arasındaki ilişkileri kesmek istiyor. Bir cadı avı gibi Rus düşmanlığını besliyor. AB tekelleri bundan şimdilik memnun olmalıdır. Hiçbir AB ülkesi, birkaç Balkan ülkesi hariç, açıkça bu duruma karşı tutum almıyor. Bu yolla, AB ülkeleri, ağırlıklı olarak da Almanya ve Fransa üzerinde egemenliğini artırıyor. Avrupa’nın her tarafı, üslerle donatılıyor, her yerde ABD askerleri devreye sokuluyor. AB, daha şimdiden, kendini bir “güç” olmaktan çıkartmıştır. Dahası, bu tutumları ile Avrupa’yı yeniden savaş sahası hâline getirmiştir.

Rusya’ya yaptırımlar programı ile, sözüm ona pazarı denetlemeye çalışıyor. Bu yaptırımların ne kadar etkili olacağı da belirsizdir. ABD, AB ülkelerinde ciddi bir Rus düşmanlığı tohumu ekmiştir. İrili ufaklı birçok ülkede bu Rus düşmanlığı açık hâldedir. Ama yaptırımların istenilen sonuçları vermesi zor görünmektedir. Zira, Rusya diğerlerine daha az ihtiyaç duyarken, Batı hem lüks tüketim için hem de enerji ve hammadde için Rusya’ya daha fazla ihtiyaç duymaktadır. Rusya’nın Çin ile ilişkileri, birçok ürünü oradan karşılamasını kolaylaştırıyor. Dahası bu cepheye yeni ülkeler katılıyor.

Bu saldırı ile ABD ve Batılı güçler, açıkça Rusya ve Çin’i kapitalist ortaklar olarak görmeyeceklerini ilan etmişlerdir. Sosyalist iken, zaten Batı’nın düşmanları idiler. Şimdi bu hâlâ sürmektedir. Bu durum, Rusya ve Çin’in kendi etraflarında bir ekonomik sistem oluşturmalarına neden olacak gibidir.

Not edilmelidir, Ukrayna’da başlayan süreç, dünyada yeni bir düzenin kuruluşunun da habercisi gibidir. Bu yeni düzende, “the great reset” diye nara atanların istekleri dışında bir yön vardır. Rusya ve Çin, yeni bir eksen oluşturmaktadır ve bunu bir ticari sisteme dönüştürecekleri de belli olmuştur.

Ancak ABD, bugüne kadarki hamleleri ile, gerginlik tırmandırma ve savaş naraları atarak hegemonyasını koruyamayacağını da ilan etmiş durumdadır. Ne 2008’de başlayan ekonomik krize bir çözüm üretilebilmektedir ne de pandemi ile istedikleri sonuçları elde edebilmişlerdir. Ukrayna operasyonu ile de aldıkları sonuçlar yeterli olmayacak gibidir.

Bu nedenle ABD saldırılarına devam edecektir.

İsveç ve Finlandiya bu açıdan yeni sahalardır. Her iki ülke de, kendileri açısından Ukrayna örneğini takip ederek çamura gitmektedir.

İkinci olarak ABD, Tayvan meselesi üzerinden Çin’e saldırılar düzenlemeye, Japonya’yı bu sahada aktif desteklemeye çalışmaktadır. ABD’nin bu konuda hamleler yapmaktan geri durmadığı biliniyor. Japonya’nın buna katılması, her durumda olmasa da mümkün görünmektedir. Kaldı ki, bölgede, başka hamleler de yapacağı kesindir. Her ne kadar Güney Kore, böylesi bir savaşa Türkiye gibi dalmakta hevesli değilse de, ABD’nin bu bölgede tüm kartlarını oynadığını da söylemek mümkün değil.

Bir başka saha ise, Suriye alanıdır. Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye, bu alanda yeni görevler üstlenmeye heveslidir. İran’a karşı operasyondan ABD’nin geri duracağını düşünmek hata olur. Kendisi doğrudan olmasa da, Türkiye’yi bu alana sürmesi mümkündür. Hele ki, AB, özellikle Almanya ve Fransa ABD’nin kollarına sığınmış durumda iken, İran’a karşı saldırıların gündeme gelmesi çok olanaklıdır.

ABD, savaşı kendi topraklarından uzak tutmaya özen gösterecek gibidir. Bu nedenle, Latin Amerika’da daha dikkatli adımlar atma peşindedir. Ama bu alanda da hamleler yapmakta olduğu kesindir.

ABD, bugün, Ukrayna sürecini uzatmak istemektedir. Tüm Batı’da Rusya’nın mallarına el koyma girişimleri devam etmektedir. Bu durum, Rusya’nın karşı saldırıları şeklinde bir yanıta dönüşmemiştir. Anlaşıldığı kadarı ile Rusya, el koymayı tercih etmemektedir. Mesela McDonald’s’ı satın almak, Shell’in hisselerini almak gibi hamleler yapmaktadır. Bir yandan, Batı’nın Rus işadamlarının ve Rusya devletinin varlıklarına el koyması sürerken, Rusya bunları açıktan hırsızlık olarak tanımlarken, kendisi aynı biçimde yanıt vermekten geri durmaktadır. Bunun nedenini henüz bilmiyoruz. Burada bir özenleri olduğu ise açıktır. Ukrayna’ya giren Batı, askerî teçhizatını yok etmekte tereddüt göstermezken, Rusya’dan çekilen şirketlerin varlıklarını satın alması, farklı bir tutumu sergilemektedir.

Rusya ve Çin, bugünkü bağımsız ülke olma konumlarını borçlu oldukları sosyalist geçmişlerine dönmek gibi bir yola girmiyorlar. Öyle anlaşılıyor ki, bu yola da girmeyecekler.

Öte yandan, NATO’nun kendi kendine dağılması diye bir süreç de işlemeyecek gibi görünmektedir. AB, özellikle Almanya ve Fransa, bu savaş ortamının ardından, bir takım hamleler yapabilecek midir? Bu sorudur. Ama bugün bu hâlleri, bu güçleri kaldığını söylemek oldukça zor görünmektedir.

Böylece ABD, aslında, beş emperyalist güç arasında süren paylaşım savaşımını, bir kere daha kendi lehine olacak şekilde kontrol altına almışa benzemektedir. Hava ile el sıkışan Biden, söylemlerini yumuşatmaya başlarken, İngiltere daha yüksek perdeden tehditler savurmaya devam etmektedir.

Öyle anlaşılıyor ki, ABD, hem NATO’yu ayakta tutmak hem de Rusya ve Çin’e karşı, AB ve İngiltere, Japonya grubunu sahaya itmek istiyor.

Bu arada ise, sürekli, bu süreci besleyecek yeni kriz alanları, yeni saldırı noktaları bulup geliştirmekle meşgul olmaktadır.

Polonya üzerinden Ukrayna’ya hamleler yapma isteği, açıktır. Polonya her ne kadar bu sürece açıktan girmedi ise de, buna yatkın olmadığını söylemek oldukça zor görünmektedir. Süreç, bu açıdan, yeni ABD hamleleri ile değişim gösterebilir niteliktedir. Polonya sınırından doğrudan Ukrayna’ya askerî bir hareket, savaşı daha da büyütecektir.

Tüm bunlar, ne doların egemenliğini sağlamaya yarayacaktır ne de ekonomik krizi hafifletecektir. Tersine, özellikle AB için, enerji sorununa ve maliyetlerine bağlı olarak, yeni maliyetler devreye girecektir. Kriz, dün daha çok ABD’yi vururken, bundan sonra ise daha çok AB’yi vurmaya başlayacaktır. Bu ABD lehine bir gelişme olsa da, kalıcı bir sürece dönüşecek gibi durmamaktadır.

Eğer ekonomik kriz daha da derinleşecekse, emperyalist güçler arasındaki paylaşım savaşımı bir adım geri düşmüş olsa da, yeniden öne çıkacak gibidir. Ama bugün, savaş, Rusya-Çin cephesi ile, NATO arasındadır. NATO, ABD hegemonyasını korumak için, ABD tarafından öne sürülmüş bir hamledir. Bunun NATO’yu dağılmaktan kurtaracağını iddia etmek için henüz erkendir. Ama en azından, Rusya düşmanlığı, şimdilik ABD için faydalı bir alet olarak işe yaramaktadır.

Tüm Avrupa’yı sarmış olan ırkçı, Neonazi saldırılar daha da gelişecek gibidir. Avrupa devletleri, devletin dişlileri üzerine örttükleri kadife örtüyü kaldıracaklardır. Bu süreç, bugün, en gelişmiş ülkeler de dâhil, çoktan başlamıştır. Devletin Nazizmi aratmayan dişlileri ortaya çıkmaya başlamıştır. Irkçılık, bu yönü ile de ele alınmalıdır.

Tüm bunların gölgesinde, dünyada, özellikle de gelişmiş ülkelerde, işçi hareketlerinin gelişimi olanaklıdır.

Dünyanın her tarafında, her ülkesinde, yeniden ortaya çıkan işçi hareketlerinin, kitle gösterilerinin gelişmesi, daha da gelişmesi olanaklıdır. Bu işçi ve kitle eylemleri, emperyalist merkezlerde, Almanya, İngiltere, Fransa, ABD, Japonya gibi merkezlerde ortaya çıktıklarında, kalıcı sonuçlar vermeseler de, sömürge ülkelere ciddi bir etki yayacaklardır.

Tüm bu savaş ortamından çıkış, dünya proletaryasının ayağa kalkması ile mümkündür. Dünyanın etkili birkaç merkezinde gelişecek bir sosyalist devrim, dünyanın her alanına hızlı ve kalıcı etkiler yaratmaya muktedirdir. Bölgemiz bu merkezlerden biridir. Devrimci enternasyonalizm, bölgemizde kök salmalıdır. Bölgemizde, örneğin bizim yaşadığımız yer olduğu için Türkiye’de bir sosyalist devrim, Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu üzerinde ciddi etkilere neden olacaktır, hızlı yayılma olanaklarına sahiptir.

Bu nedenle, büyük bir enerji ile, büyük bir inançla, devrimin ateşini körüklemek gerekir. Gelişmelere bakıp karamsarlığa düşme dönemi değildir. Gökyüzündeki kara bulutları dağıtmak için, bir rüzgâr yeterli olmaktadır.

Mesele, işçi sınıfının örgütlenmesinde, direnişlerin küçük büyük demeden geliştirilmesinde, bu yönde konacak devrimci iradededir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here